kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2012 Salı

kırmızı

Arora, yaşamı seven, capcanlı, neşeli bir kızcağızdır. Onu tanıyanlar renkli kişiliğini anlata anlata bitiremez. Arora'nın, herkeste olduğu gibi, bir de özsıvısı vardır. Özsıvı, insanın rengini ve yoğunluğunu belirleyen, sıvı- gaz arası bir materyaldir. Arora'nın mesela, özsıvısı kırmızı renktedir.

Karanlık ve sıcak bir gecede Arora, Brora ile tanışır. Brora'nın özsıvısı beyazdır. Tokalaşmalarıyla oluşan temas, karşılıklı birer damla özsıvısının transferine neden olur. Sonra konuşur, sarılırlar, üçer damla sıvı yer değiştirir. Birbirlerinden hoşlanmışlardır. Sevişirler; ikiyüz damla sıvı yer değiştirir. Aşık olurlar, beraberlikleri sürer, her gün yüzlerce damla yer değiştirir. Artık Arora, yarısına kadar Brora'nın beyaz sıvısıyla doludur. İçinde bir milyon damla kırmızı, bir milyon damla beyaz sıvı vardır.

Brora'nın durumu farklıdır. Brora, her gece, kendisine eklenen kırmızı sıvıyı dışarı çıkarmak için uğraşmış, içinde Arora'nın o kırmızı sıvısının birikmesine izin vermemiştir. Çünkü birinin özsıvısını içinizde uzunca süre tutarsanız, o, içinizde bir yerlere tutunarak küf gibi bağlanır, dahası orada ürer. Hele ki o kişiden ayrı düşerseniz, virüs gibi sizi hasta eder. Akıllı Brora, bunları pek iyi bilmektedir.

Gel zaman git zaman çiftimiz anlaşamaz, ayrılır.

Şimdi Arora, içindeki kırmızı ve beyaz sıvılarla yapayalnız kalmıştır. Üstelik kısa zaman sonra, içindeki beyaz sıvı, kırmızı sıvıya saldırmaya başlar! Kaynağından, Brora'dan uzak olduğu, ait olmadığı bir yerde olduğu için Arora'nın içini harp meydanına çevirmektedir.

Arora, kendi özsıvısı olan kırmızıyı korumak için beyaz sıvıyı dışarı çıkarmak ister. Lakin beyaz sıvı, sadece nefes yoluyla, azar azar dışarı atılabilmekte,  her 24 saatte ancak bir damla dışarı verilebilmektedir. Bir milyon damlanın nefesle dışarı atılması bir milyon gün gerektireceğinden, zavallı Arora, beklemekten başka yollar aramaya başlar. Zira içeride süren beyaz-kırmızı savaşı, kendi doğasına, cansıvısı kırmızıya çok zarar vermekte, Arora, günden güne tükenmektedir.

Ne yapmalıdır?

Arora daha hızlı nefes alıp vermelidir. Oksijenden başı dönene kadar nefes alır, verir, alır-verir, gözlerinden yaşlar boşalır, gırtlağı düğümlenir. Beyaz Brora halen içindedir. Başka bir yol bulmalıdır.

Beyaz sıvıyı götürüp iade etmenin bir yolunu arar. Gider, Brora'yı bulur, ağzını açmasını ister. "Tamam" der Brora ve açar ağzını. Arora dudaklarını Brora'nınkilere yapıştırıp nefesini onun ağzına üfler, üfler. Tamamdır. Olmuştur bu iş. Evine gider. Neşesi yerine gelmektedir. Ne var ki, az zaman sonra savaş yeniden başlar. Kırmızı can çekişmekte, beyaz üstün gelmektedir.

Böyle de olmamıştır işte, cancağzı ölüm döşeğindedir. Bir başkasının canını, kendi canınızdan değerli bulup böyle bolca içinize alırsanız olacağı budur. Yok yok, en iyisi, kırmızı sıvıyı artırmanın bir yolunu bulmalıdır. Böylece Arora'nın kendisi güçlü olur ve belki bu savaş kazanılır.

Arora kolları sıvar. Kırmızısını artırmanın, benliğini ve bilincini kuvvetlendirmenin yollarını arar. Vücudunu iyi besler, vitaminler yutar. Zihnini doyurmak için felsefe kitapları okur, duygularını tatmin etmek için sanat eserlerini inceler, resim yapar, yazı yazar, fotoğraf çeker. Ruhunu beslemek için bolca müzik dinler, zikir çeker. Evet, içinde bir miktar kırmızı  yükselmiştir. En azından her saldırıda malup olmuyor, hatta bazen kazanıyordur.

Haftalar, sonra aylar geçer. Kırmızı ölmez ama savaş sürmektedir. Arora artık iyiden iyiye yorgun düşmüştür. Buna son vermek için barışçıl bir diploması mi gerekir?

Düşünür. Belki de beyaz ve kırmızı sıvıların birbirine karışıp kendi özsıvısının "pembeye" dönüşmesine izin vermelidir. Belki de Arora o kendine özgün kıpkırmızı canını, ömrünün sonuna dek yok etmelidir. Hemen denemeye başlar, kaybedecek neyi vardır? Savaş meydanındaki her beyaz damlayı olduğu gibi kabul eder, sevip okşar, kendisine; kırmızısına karışması için ikna eder. Sonunda beyazlar kırmızıyla birleşmeye razı olur. Zafer yakındır. Fakat, heyhat, bu kez de kırmızılar isyan çıkarır. Renklerinden ödün vermeyeceklerini, bunun intihardan beter olduğunu, pembeye dönüşüp varlıklarını yeryüzünden sileceklerine Arora'nın ölmesinin daha yerinde olacağını bağırırlar.

Arora başa döner. Savaş sürmekte, canı yanmakta, yatak- döşek bitap düşen vücudu çürümektedir.

O zaman karar verir Arora, belki de herkes gibi yapmalı, gidip Brora'nın beyazını başkalarına satmalıdır. Birilerini bulup yeni bir alış-verişe girişir. Xora, takası kabul eder. Xora yeşildir. Arora, her gün biraz kırmızı ama çokça beyaz cansıvısını Xora'ya aktarır, ondan da aynı miktarda yeşil sıvı alır. Ancak bu kez akıllı olmalıdır, tıpkı Brora'nın yaptığı gibi, her gece bu yeşil sıvıları tüketmeli, tükürmeli, bir şekilde içinden atmalıdır. Ancak bu şekilde beyazlardan kurtulacaktır. Bu çare, bir süre derdine derman olur.  Arora yükünden epeyi kurtulmuştur. Sahtekarlık yapmakta, kırmızıya beyaz katıp satmaktadır ama olsun, Xora anlayacaktır.

Kendini artık iyiden iyiye güçlü hisseden Arora, nihayet bir akşamüstü, bir iç denetim yapmaya karar verir, harp meydanını ve tüccarları denetleyecektir.

Fakat o da ne?

Bunca zaman beyaz sandığı Brora malzemesi aslında, herkesin içinde bolca bulunan, renksiz, kokusuz bir elementten başka birşey değildir. Brora'nın beyazı aslında sudur! Sıvının o beyaz görüntüsü tamamen bir sanrıdır. Aslında Brora ona, herkeste olan o basit elementten başka hiç bir şey aktarmamış, Arora, kendi kırmızısından sıkıldığı için olsa gerek, başka bir rengi içinde duyumsamak istemiş ve nihayetinde cimri Brora'nın canından parça alıyorum sanarak her gece, allahın suyunu, düşlerinde hababam beyaza boyamıştır.

Arora'nın dudağı, görüpte anladıkları karşısında uçuklayıverir. Bacakları titrer, olduğu yere yığılır.  Sorar, "Neden böyle yapmışım?" "Bunun gerçek sebebi ne?"

Biraz düşündükten sonra kristal kadar berrak bir cevap zihninde belirir: Arora bir "ana-renktir". O kıpkırmızı cansıvısı olmadan turuncular, pembeler, morlar yapılamaz. O, birilerine karışmalı, onlara yeni renkler vermeli; beyazları pembe, sarıları turuncu yapmalı ve sürekli insan değiştirmelidir. Bunu yapamadığında canı sıkılır, yüreği daralır; kırmızı cansıvısı içinde anaforlar yapar, azar, döner ve ağzından dışarı fışkırmak üzere yükselir.

Cevabı gören Arora bir kez daha hayrete düşmüştür. İçindeki o, saydam sıvıları beyaza çeviren düş gücünü kutlarcasına, pencerenin dışında da şu koca alem, bir serap gibi bembeyaz uzanmakta, kar yağmaktadır. Sakince kara daldırır bakışlarını. "Canım sıkılmıştı!" der. "Canım çok sıkılmış olmalı. Brora'nın beyazı bana lazım değildi, benim kırmızım fazla gelmişti". Bir oh çeker, gülümser: "Ne yapayım, ben böyleyim. Atıl kalamayacak kadar kırmızıyım!"

Ve -gerisini okuyucuya bırakmamak için- usturupluca ekler: "İçelim. Bunu kutlayalım" "Herkese benden beyaz serap!"

Pics:
Tirael
Purrrk


20 Eylül 2011 Salı

Jell-o sea

Bu hikayedeki bütün karakterler ve olaylar kurgudur. Çok önceden yazılmış bir gençlik bunalımıdır.

İlk satırlar şöyle:
"ağlaya ağlaya ölmek istedim. ağlamak insanı öldürebilse keşke. gücümün tek yettiği, ağlamak, düşünmek, üzülmek tekrar ağlamak."
Sevgilisinin hayatında başka biri var. Bunu anlayınca böyle kendinden vazgeçmiş kitabın kahramanı. Devam ediyor:
"...şimdi onun beli ince mi, kolları sıcak mı, sevişirken iyi mi, benim kadar özverili mi, akıllı mı, eğitimli mi bilmiyorum. tek bildiğim onu da sevdiğin. artık sana baktığımda yalnız seni değil onu da düşünüyor, onu da duyumsuyorum. şimdi sen iki kişilik bir varoluşsun gözümde, o yüzden büyüyüp şiştin, ve kalbim bu halinle seni sevmeye yetişmiyor. o yüzden kah senden iğreniyorum kah tapıyorum."
Ve;
"... Kırklı yaşlarındaki kadınlar orta yaş bunalımıyla kendilerini aldatan kocaları için, evliyiz, evine döner nasılsa deyip, bağırlarına taş basarak oturur beklerler. ben bu yaşımda bunu yaşıyorum. evli değiliz, belli ki olmayacağız da, ve belki de  sandığımdan daha önemsizim hayatında; ayrılacağız. ama seni bırakamıyorum. şimdi "başka kadın" düşüncesinin zehriyle oradan buradan fırlayan yılansı kuruntularımı susturmam ve kendimi avutmam gerekiyor. şimdi bütün düşüncelerimi, değerlerimi, bakış açımı ve duygularımı tekrar tekrar yenmem, her seferinde boğazımı, gözlerimi kanatarak kendimi yutmam gerekiyor. rehabilite eden onlarca tekniğin ve tam randıman kullandığımın mantığımın desteğiyle inşa ettiğim taze bakış açılarım, sana yaklaşımlarım tek bir zehirli düşünceyle altlarında dinamit patlamış gibi yıkılıyor. mesela "ertesi gün evinde gördüğüm o balon kadehlerle şarap içerken onun da gözlerinin içine baktın mı?" ya da  "kirli çamaşırlarının arasında bulduğum o kadın çorabı kaç gündür oradaydı,çorabın sahibi ne kadar süreyle çıplak kaldı?" ve yahut "kanepede bulduğum saçlar tabi ki bana ait değildi, neden hemen geçiştirdim ki"gibi düşünceler bunlar. zehirleri midemde toplanıyor. yemek yiyemiyorum. açlıktan halsiz düştükçe özgüvenim de düşüyor. ben artık aç, çaresiz ve öfkeli bir fırtınayım."
Ve;
"...sokakta gördüğüm her güzel kızın O olabileceğini düşünüyorum. her neşeli kadın kahkası yüreğimi yakıyor. ya O da böyle gülüp aklını başından alıyorsa! bensiz yaşadığın güzellikleri çağrıştırdıklarından bakmaktan keyif aldığım her güzel nesne, manzara ya da kadın, düşmanım oldular. sana söylediğim  her aşk sözcüğünden tiksiniyorum, O'nun da sana söylemiş olma ihtimali var. mesela ayaklarına methiyeler düzmüş, dudaklarını övmüş, boynundaki bene ilan-ı aşk etmiş olabilir. senin söylediğin her aşk sözcüğünden de tiksiniyorum. O'na da söylemişsindir diye... bulantım öyle büyüdü ki; dokunduğum herşeyi, daktilomu, ekmeği, saçlarımı, ellerini yutarak ilerleyen bir hortum oldu; yıkıcı, öfkeli ama ortasında çöl kadar sessiz..."

"...beni sana çeken mıknatısın gücünü sonlandırmaya muktedir değilim galiba ama neyse ki kendimi sonladırmaya kudretim her zaman olacak.hayatım ve kafam bu kadar karışmışken, bir köşede ağlamaktan başka yapacak daha iyi şeylerin olduğu gibi pis bir umuda kapılmam ne kötü; işleri sadece daha da karıştırıyor. oysa saltık bir umutsuzluğa erinceye kadar şu acıyı çekip bitirsem, yani bir nevi kendimi sonlandırsam; ölsem, belki yeniden dirilirim. O zaman ayağa kalkar, bir daha da fani aşk gibi aptalca bir işe kalkışmadan, yaşamı ağzının kenarındaki çikolatalı dondurmanın izlerine aldırmadan koşup oynayan bir çocuğun anlayışıyla yaşayacak dermanı bulabilirim. bu da pis bir umut tabi, ama en azından içinde ölüm var."

"halen, şu yarı umutlu yarı umutsuz halimle, kendime işkencelerin en büyüğünü yapıyor, bütün dikenlerine rağmen seni içimde taşıyorum. iç organlarım kanıyor ve iç dünyam." 

Bunları okuyunca ürperdim. Kadın duygularını süzüp sözcüklere çevirmiş. Keşke ben de yapabilseydim. Benim dilim bir kütük kadar kalın ve kıymıklıdır, iki lafı bir araya getiremem. Getirebilsem Koray'a bütün şüphelerimi onu tiksindirmeden sorabilir, meraktan kuruyan yüreğime su serperdim. Ama yapamıyorum. Ben bir kaybedenim, o nu da kaybedeceğim.

Gözlerim yoruldu, Anna'nın hikayesine daha sonra devam etmek üzere kitabı kapatıp uyudum.

Ertesi sabah kararlılıkla giyinip kuşandım, okula gittim. Dersleri dinlemek için olağanüstü bir gayret gösterdim. Ders aralarında yaşamaktan zevk alan varlıkların gülüşmelerine katılmaya çalıştım. Kendimi kutluyorum, oldukça iradeli davrandım. Ama becerikli değildim. Hiç becerikli olmadım. Hiç resim çizemem, ensturman çalamam, beden eğitimi derslerinde kimse beni takımına seçmek istemez. Tek iyi olduğum konu yaşamdan itinayla nefret etmek sanırım. Nefes almaktan mesela, kimse benim gibi nefret edemez.

Eve dönüp odama kapandım. İnternette Koray hakkında delil toplamaya çalıştım. Facebook sayfasında dolandım. Arkadaşlarını gizlemiş, kimseyi göremedim. yakın arkadaşlarının arkadaş listelerinden olası kızlara baktım. Ne güzel kızlar var! Ne havalı ne hoşlar. Hepsi olabilir. Anna'nın dediği gibi, gördüğüm her güzel kız yüreğimi yaktı. İğrenip kapattım bilgisayarı. Biraz tatlı yemeliyim.

Gece geç saatte Koray'ı aradım. Açmadı. Yarım saat sonra tekrar aradım, açmadı. Kesin evinde bir kız var işte, başka delil aramaya gerek var mı? Karnımdan boynuma oradan gözlerime yükselen bir sızı sonunda beni ağlattı. Öylece uyumuşum.

Sabah şişmiş gözler, patlamış bir burun ve dağınık saçlarla aynaya bakınca okula gitmemem gerektiğini anladım. Bu halde ortalıkta dolaşırsam, hele ki onunla karşılaşırsam nasıl davranacağımı bilemem, muhtemelen saçmalarım.

Kahvaltı niyetine bir dilim kızarmış ekmeği kemirip en büyük kupamla koyu bir kahve içtim. Kitaba dönmek istiyordum; şu anda bana en yakın insan Anna'ydı.

Sayfalar beni hemen içine aldı. Anna, sevgilisi Dan'in iş yerindeki bir sekreter kızla okul arkadaşı olduğundan sekretere utana sıkıla Dan'in son zamanlarda kimlerle görüştüğünü, sıradışı birşeyler olup olmadığını soruyor. Kız da Anna'ya uzun boylu bir kadının  ofise iki kez ziyarete geldiğini söylüyor. Anna kıza bütün detayları anlattırıyor ve Dan'i takip etmesi gerektiğini düşünerek oradan ayrılıyor.

"Uzun boylu olması beni sevindirdi. Çünkü kısa boylu kadınlar daha oynaktır. Sevimli ve sıcaktırlar. Kalbini daha kolay ısıtır, seni kendilerine daha kısa sürede bağlarlar. Bu durumda daha oynak, sevimli ve sıcak olan ben oluyorum. Bu iyi haber.İnce bir kadın olması da iyi; şöyle iri göğüslü, yuvarlak popolu bir kadın olsa başedemezdim. Bilirsin tahta göğüslüyümdür. Sanırım hep aynı tür kadınlardan hoşlanıyorsun. Ne sıkıcı..."

Keşke ben de bilsem rakibim kısa mı uzun mu. Benden güzel olduğu kesin. Bak hala geri aramadı. Anna, yardım et.

"Benimle sevişirken bakabileceğim en derin noktasına bakıyorum gözünün. Kaçırmıyorsun. Anlamıyorum. Ona da böyle bakabiliyor musun?"

Burada durdum. Koray'a duyduğum özlem ateş gibi sıçradı tepeme. Hemen aradım. Uzun uzun çaldı. Sonunda cevap geldi:
-Aloo
-Merhaba tatlım, nasılsın?
-İyiyim tatlım. dün aramışsın, uyuyordum.
(gece 11:30'da mı?)
- Hm, tamam tatlım. Özledim görüşelim mi bugün?
-Benim biraz işlerim var ama akşam 8 civarı boş olurum. Uygun mu?
(evet!!!)
- Uygun. O zaman bekliyorum 8'de. Bay bay.

Ne olursa olsun, o benim sevgilim, ona aşığım ben. Ne isterse yaparım. Yeterki benim olsun. Böyle düşündükten sonra ağladım. Kalkıp duş aldım. Giyeceklerime karar verdim -yaklaşık 1 saat boyunca. Sonra da internette dedektifliğe koyuldum. Korayın yakın arkadaşlarının arkadaş listelerindeki taramamı sürdürdüm. Görebildiğim kadarıyla bütün ihtimal taşıyan kızların profillerini inceledim, arkadaş listesi görünenlerde Koray'ı arattım. Evli olmayan, yanında bir erkek ile profil resmi olmayan, Şanlıurfa'da ya da Duisburg'ta falan oturmayan kızlardı bunlar.Birkaçı Koray'la da arkadaştı onları not aldım. Sonra  da bu yakın arkadaşların fotoğraflarını inceledim. Birinin geçen sene yazın Bodrum'da çekilmiş bir fotoğrafında Koray'ın yanısıra Hande diye bir kızda etiketlenmişti. Kanım dondu. Bu kızın profiline bakmış ve Koray'ın adını bulmuştum. Hemen sahte bir hesap açıp kızla arkadaş olmaya giriştim.

Sahte hesap açmak oldukça zor bir işmiş. Herkes seni kabul etmiyor, üstelik Facebook belli bir sayıda arkadaş davetine izin veriyor. Bir de baktım saat 7 olmuş. Hemen giyinip süslendim.

O gece birlikte yemek yerken Koray için, tıpkı Anna gibi, hem nefret hem aşk duyuyordum. Canım sevgilimin yüzünü öperken bir anda Hande'nin profilinde gördüğüm resmi gözümün ününe geliyor, Koray'ı itmek sonra da ağlamak istiyordum. Sevişip, uyuduk. Sabah erkenden gitti. Evde yalnızdım.

Hemen bilgisayarına dadandım. Ama açamadım, şifreliydi. Hüsranla ortalığı kolaçan ettim. Bir toka, bir krem, bir çorap aradım. Bulamadım. Bir yandan geri gelmesinden duyduğum korku bir yandan da karşılaşabileceğim delillerin heyecanıyla titreyerek çekmecelerine baktım. Hiç birşey yoktu. Evden çıktım.

Okula gitmedim. Eve bilgisayarımın başına koştum. Sahte Facebook hesabıma onlarca arkadaş ekledim. Sanırım artık hazırdım. Hande'ye arkadaşlık teklifi yolladım. Beklemeye başladım. On dakikada bir, sayfayı yenileyerek bekledim, bekledim. Yemek yedim, duş aldım, bekledim. Saatler geçti, cevap gelmedi. Belki de hiç gelmeyecekti. Yakın arkadaşım Selin aradı. Durumu anlattım. "Ben de bir sahte hesap var" dedi. Ah şu kadınlar; aşk sahnelerinde zevkler bir, acılar bir, tecrübeler bir, aktörler farklı. Hemen Selin'in hesabından da bir teklif yolladım Hande'ye. Selin'in hesabı erkekmiş hem de üç ortak arkadaşları var; bir şehir haberleri organizasyonu, bir barmen, bir de evli bir kız. Yarım saat içinde kabul geldi. Bütün organlarım taş kesildi. Yutkunamadım.

Hande'nin profilinden çok da akıllı bir kız olmadığı, basit bir üniversiteyi paralı bitirdiği, zengin ama taşralı bir ailenin  kızı olduğu anlaşılıyordu. Fotoğraflarından uzun ve ince bir vücut ile ortalama basit, hatta biraz da çirkince bir yüz seçiliyordu. Kafam bir böğürtlen çalısı kadar karıştı. Nasıl oluyordu da Koray bu benden az, benden eksik kızla beni aldatabiliyordu? Ne zamandan beri bu böyleydi?

Kafamı toplamaya çalıştım. Herşey bir arkadaşımın Koray'ı bir kızla elele Tunalı Hilmi de yürürken gördüğünü söylemesiyle, yani yaklaşık 6 hafta önce başlamıştı. Şimdi, bir, kesin biliyorduk ki Koray beni aldatıyordu, iki, o kız yüksek ihtimalle Hande idi. Nitekim sayfasında  Koray'dan kendisine bırakılmış bir duvar iletisi de vardı: "İyi ki doğdun bebeğim" Bebeğim mi? Bebeğim ha?

İğrendim, iğrendim ve kustum. Bağırdım, ağladım, uyukladım, ağladım. Anna, ne yapacaksan yap, bana yol göster! 

Okumak çok zor gelse de Anna'ya döndüm. Onun için işler çözülmeye başlamıştı. Dan'i işten sonra takip etmiş, Ritz Hotel'in lobisinde uzun kadınla kahve içerken görmüş, dünyası kararıp eve dönmüştü.
"Ritz'in bir odasına çıkacak mısınız diye bekleyemezdim sevgilim. sonrasında kendimi tutamayıp kapınızın önünde zevk iniltilerinizi dinlemekten korktum."

Ah, Anna. Ben de takip etmeliyim sanırım. Ama arabam yok.

"Artık kendimi iyi hissediyorum. Kadın beş para etmez, sense kuruş etmezsin. Bence birbirinize çok uygunsunuz. Zavallı uzun kadın bana sarfettiğin aşk sözcüklerini, verdiğin sözleri duymak istermi acaba? Bir kadın olarak görevim hemcinsimi korumak olmalı. Yeter bu erkek milletinden çektiğimiz."
Anna böyle düşünüp, Uzun bacaklı kadının izini sürmeye başladı. Onu buldu ve tanıştı. Ama hiçbirşey söylemedi. Hiç birşey. Ben onun yerinde olsam kızı yerlerde sürüklerdim. Ama belki de haklıdır. Dur bakalım ben şu Hande'ye bir mesaj atayım: "Selam, fotoğrafında gördüğüm şu harika köpekten istiyorum. Var mı alabileceğim tanıdık?". Gönderdim. Ertesi gün cevap geldi. ":) eğer ciddiysen bakarız. Ankara'da mısın?"
"Evet, yeni taşındım İstanbuldan, biraz yabancısıyım. Köpeği gerçekten isterim. MSN var mı?"

MSN üzerinden sohbet etmeye başladık Hande'yle. Hakkkında Google'dan ve diğer paylaşım sitelerinden bulduğum bütün bilgileri koz olarak kullandım: "bayılırım Amsterdam'a, her sene gider 1 hafta kalırım" "sence de nükleer santral korkunç değil mi?" Bu böyle 2 hafta sürdü. Bu arada ben Koray'la beraber oluyor, hiç birşey yokmuş gibi davranıyor hatta olağan halimden çok daha sevimli, anlayışlı ve tatlı sözlü bir halde sunuyordum kendimi ona. Halinden memnundu, beni daha sık arıyordu.

2 haftanın sonunda benden iyiden iyiye hoşlanmaya başlayan Hande neden bir fotoğrafımın olmadığını sormayı akıl etti. Önce gizem iyidir gibi birşeyler zırvaladım. Ama kafamda kurmaya başladığım planımı gerçekleştirmek için bu konuya bir çözüm getirmem gerektiğini anladım. Çocukluk arkadaşım, bir dediğimi iki etmeyen, bana hep abilik taslasa da aramızdan su sızmayan arkadaşım Kemal geldi aklıma. Hemen yakışıklı bir fotoğrafını Hande'ye yolladım. Hande iltifatlar yağdırdı. Bilmukabele ben de.

Bu arada okula gitmiyor, evde ya MSN'de Hande'yle konuşuyor ya Anna'yı dikkatle izliyor ya da Koray'la buluşuyordum. Biz ve Anna bir kişi, Koray ve Hande diğer kişi gibiydi. Anna ağlamayı bırakmıştı. İntikam planları kuruyordu, tabi ben de.

"Uzun, bugün beni aradı. Birlikte kahve içmek istediğini canının sıkkın olduğunu söyledi. Hemen buluştuk. Ona Ritz'e gitmeyi önerdim, tabi ki reddetti. Basit bir kafede kahvelerimizi içerken bana hayatında bir buçuk senedir birinin olduğunu, ancak onunla işlerin düşündüğü gitmediğini, sevgilisinin evlenmeye yanaşmadığını anlattı. Dan, sevgilim, biliyorum benimle evleneceksin."

Burada Anna'ya öfkelendim. Dan'e hala bu kadar umutla bakabilmesi beni çileden çıkardı. Ama okumayı sürdürünce anladım ki Anna artık yalnızca bir kalp ve bir beyinden ibaret varoluşunda, yorulan beyni her duygusunu sağlıklı biçimde rafine edemediğinden böyle boşlukları vardı. Ama benim olmayacaktı.

"Uzun'a üzülmekte haklı olduğunu, bu işlerin ciddiye alınması gerektiğini, evlilik için ısrar etmesini öğütledim. Dinledi, süslü laflarımdan etkilendi. Ayrıldık."

Anna hikayesinde birkaç hafta yalnız kalıyor. Dan sözde iş seyahatlerine çıkıyor ve geri döndüğünde hediyler, öpücekler, tatlı sözlerle Anna'yı kucaklıyordu. Aşklarının tekrar canlandığını hisseden Anna, aynı benim yaptığım gibi, yumuşak huylu, tatlı, cazibeli bir kadını oynuyordu.

Nihayet bugün Koray ile ben de hiç olmadığımız kadar iyiydik. Başını dizlerime yatırıp dakikalarca bacaklarımı okşadı. Gülüştük, konuştuk, film izleyip yattık. Ama siz benim, intikamın soğuk elleri beni her gece yatağımda okşarken Koray'a, gösterdiğimin yarısı kadar bile aşık olmadığımı tahmin edersiniz. İntikam planımı bu haftasonu gerçekleştireceğimi düşünürek sabahı zor ettim.

Eve geldiğimde kahvemi yanıma koyup işe koyuldum. Zavallı Hande yine çevrimiçiydi. Hemen selam verdim:
-Merhaba bebeğim
-Selaam
-Bugün nasıl bakalım prensesim?
-iyiyim, çok sıkılıyorum
(ve saire)
- Haftasonu işin var mı?
- Bilmem
- Cumartesi günü benimle buluşup birşeyler içmek ister misin prenses?
- :) bilmem, olabilir.
(Olabilir demek, sanki bu anı iple çekmedin kaltak!)
-Tamam o zaman 9 gibi Pano'da buluşalım mı?
- Ok, buluşalım.
-Şimdi çıkıyorum bebeğim, seni görmek, tanımak için deli gibi sabırsızım:)
- hihi, ben de öyle. Bay bay.

Nihayet bu dandik MSN yazışmalarımızın bir sonu geldiği için mutluyum. Hemen Kemal'i aradım.
-Kemal, merhaba, senden birşey isteyeceğim.
-Hayırdır kanka, ne oldu?
- Birşey sorma Kemal, hepsini daha sonra anlatacağım. Ama şimdi sana bir kızla sahte bir kimlikle yaptığım sohbet günlüklerini yolluyorum. Onları oku, bu kız hakkında bilgin olsun. Onunla Cumartesi, yani yarın saat 9'da Pano'da buluşup bu sahte kimlik senmişsin gibi davranacaksın. Sana sormadan adını verdim, resmini yolladım. Biliyorum kızacaksın bana ama, hikayeyi anlatınca bana hak vereceğinden eminim.
-Kanka ne diyorsun sen?

Kemal, konuyu iyice anlayana kadar onlarca soru sordu, biraz mızırdandı ama sonunda kabul etti. Hem belki bu işten o da nasiplenir, eve atacağı bir kız böylece ayağına gelmiş olurdu.

Bu işi hallettikten sonra rahatça ayaklarımı uzatıp Anna'yı okudum.

"...Uzun'la sık sık görüşüyoruz sevgilim. Yatağınıza kadar girdim bilesin. Hani sen hoşlanmazdın oral seksten? Demek benim ağzımmış problem olan. Neyse sevgilim, öğreniyorum ki Uzun seni, sen Uzun'u çok bunaltıyorsunuz. Sen koynumda rahatlıyorsun ama onun kimsesi yok. Bak anne babasını da geçen yıl bir kazada kaybetmiş. Ne zalimsin sevgilim, sen yok musun!.."

"... Uzun bugün bana her zamankinden farklı göründü. Yüzünde tanımsız bir karanlık vardı, ellerinden damarları fırlamış, sanki gövdesi küçülmüştü. Kafası karışık, algısı bulanıktı. Depresyonun dibine vurduğunu anladım. Artık benimle dertleşmek de ona fayda vermiyor, çaresizlikten kıvranıyor zavallı. Bana bulaşırsanız böyle olur sevgilim, bana bulaşırsanız olacak bu."

Anna güncesine beni şaşırtan öfke dolu sözlerle devam ediyor. Bu kadının ne istediğini anlayamıyorum bir türlü. Kah Uzun'a yakınlık duyuyor kah Dan'e. Karanlık ve delice sözler ediyor:

"varoluşun amaçsızlığı bir karadelik gibi beni yutuyor. Neden yaşıyorum ki ben? Bunca çabam kim için? Senin için mi Dan? Beni üç kuruşluk kadınlarla aldatan, kendinden bi haber, karaktersiz bir kımıl zararlısın sen."

Kitabın son sayfasına geldim, bir kahve daha alıp, göreceğim sondan endişe ederek okumaya koyuluyorum:

"Beklediğim oldu sevgilim. Aylardır çektiğim ızdırap sona erdi ve bugün beklediğim oldu. Uzun artık yok. Bir daha hayatına giremeyecek. Artık benimsin. Uzun gitmiş. Evinin penceresinden sonsuzluğa atlamış. Bugün evini aradığımda yardımcısı olan kadın söyledi. Cesedini dün akşamüzeri bulmuşlar. Artık benim misin Dan? Benim misin?"

Anna'nın bu çıldırmış sonunu okuyunca kalakaldım. Ben de böyle çıldırıyor muyum? Hayır, benim planım daha basit. Göreceksiniz, ben aklı salim birisiyim.

Cumartesi günü bütün günü evde dizdize geçirdikten sonra, akşam sekiz buçukta, Koray'a evde bunaldığımı, biraz çıkmak, şarap içmek istediğimi söyledim. Artık bir dediğimi iki etmeyen sevgilim, beni hemen istediğim yere götürecekti. Giyindik kuşandık, elele Pano'ya girdik. Saat on civarıydı. Gözlerimle tarayıp Hande ve Kemal'in masasını tespit ettim. Kemal dersine çalışmış görünüyordu; muhabbet koyuydu. Hatta yanyana duran gövdeleri oldukça flörtöz sinyaller veriyordu. Suratımda koca bir gülümsemeyle Koray'a iyice sokuldum ve "A, sevgilim bak Kemal, hadi gidip bir selam verelim." Masalarına yaklaşırken Hande Koray'ı gördü. Yüz hatlarından paniğe kapıldığını anlamak güç değildi. Koray'a göz ucuyla baktım; alnı kırışmış, yüzü öfkeyle kararmıştı. Yanlarına varınca, "Kemal, canım kankam, ne zamandır görüşmüyorduk. Kim bu güzel? Sen hiç boş durmaz mısın" dedim. Sonra da Hande'ye uzanıp ekledim: "Merhaba ben Anna, bu da sevgilim Koray".

23 Temmuz 2010 Cuma

ceza

Götü yese kendini şuracıkta jülyen doğrardı ama o alt dudağını kemirmekle yetiniyordu. Yeni sevgilisini o uzun bacaklı kızılla dildile gördüğümüzden beri ancak iki saat olmuştu.

"Midemi" dedi, "rahatlatmak için bütün zamanların en büyük uyuşturucusuna ihtiyacım var. Söylemeye utanıyorum ama tek çare aşk...."

Tükürükler saçarak gülmüşüm. Hayır ama; bu kadar da belli etmemeliydim küçümseyişimi. Yoksa ağlamaya başlardı yine salak karı. Şimdi de tırnaklarını dişlemeye başlamıştı. Votka bardağını bir tam tur döndürüp kalanını kafama diktikten sonra kibarcık sesimle sordum: "Poliamorik olabilir misin?"

"Umarım değilimdir" dedi, "homoseksüel olmayı tercih ederdim, en azından onların iyi kötü kabul görüyor ilişkileri."

"Tıh" diye gülümüşüm bu kez de. Kabul etmese de öyleydi; yıllardır tanırdırdım. Ne büyük zavallılıktı şunun hali..Her gece birinin koynunda başkasını düşünerek uyuyacaktı. Hep uzanacak hiç tutamayacaktı. Hiç yola gelmeyecekti. Yalanlardan ağzı kokuyordu.

"Peter, evini bilemeyen kızları anlatırdı." dedim, "birisi kendi kız arkadaşıymış; evi nerde bilmezmiş. Belki kendisinin kaptığı HIV yüzünden kızcağız o hale gelmişti. Düşünsene on senelik sevgilin AIDS, tesadüfen sende birşey yok. İnsan panik olup çıldırabilir pek tabi. Senin böyle bir travman olabilir mi acaba?"

Derin bir nefes aldı, tıslayarak "bende travma çok dostum" dedi en arabesk tavırlarıyla, sigarasının dumanını uzun uzun üfleyerek. "anlamıyorum" dedi. " daha ne isteyebilir ki bir erkek. Özgür bırakırım, dostluk ederim, eğlenceliyim, gencim, güzelim, emmeye de gelirim gömmeye de."
Bir uzun duman daha.
"Acaba hissediyor olabilirler mi? Yani hep kendilerinden başkalarının da olduğunu hayatımda."

"Belki" dedim. Orospu, sen yaparken iyi, herifler yapınca dünyanın en erdemli ama en talihsiz kadınını oynarsın...

"Belki de"

Pipeti dişlerinin arasına sıkıştırıp, düşüncelere daldı. Gözleri ne güzeldi. Kenarlarında bir iki ince çizgi peydah olmuştu. Söylesem mi? Sonra, belki, birara.

Hayatımdan çıkmasına çok uğraşmıştım. Telefon numaramı değiştirmiş, ev arkadaşımı ve evimi değiştirmiş, gittiği yerlere gitmemiş, yine de karşılaşırsak uzunca bir dönem terslemiştim. Ama ne yaptı etti, kapıdan kovsam bacadan girdi, aklımı çelip tekrar eski dost düşman olmaz kontenjanından günlük rutinimin bir parçası olmayı becerdi. Her akşam iş çıkışı bu kokoş bara gelir, birer birşey içeriz, onun eve attıklarını ve yatak hikayelerini dinlerim.

Aslında itiraf edeyim ilginç bir hayatı var. Hele benim zavallı hayatıma bakınca. Her erkek ona yeni bir yaşam veriyor, yeni yerler, yeni tarzlar, yeni zevkler. Doktorlardan sağlığa, mimarlardan, ressamlardan sanata, yöneticilerden insana dair bilgiler topluyor. Müzisyenler sayesinde sıkı bir arşivi oldu. Bir keresinde beraber olduğu yaşı geçkin bir şarap eksperi ile Doğu Avrupa'da bir şarap turuna çıkmışlardı. Bir kere de şu AKUT'taki herifle zirve tırmanışı için İran'ın bir dağına yollanmıştı. Belki bir araba kitap okusa bu kadar çok şey öğrenemezdi yaşama dair. Zaten okuyamazdı da. Onun için yaşamak erkeklerin kollarından yapılmış bir beşikte sallanmaktı.

Gözlerine baktım tekrar. Sonra göğüslerine, göğüs çatalına, beyaz, pürüzsüz gerdanına. Canını acıtmak istedim. Ne vardı sanki böyle hovarda olacak. Herkes gibi olsa nolurdu. Ama olur mu? Bizimki sahnelerin yıldızıydı. İllaki sarı saçları, boyalı tırnakları parıldamalı, kirpiklerini çırparak attığı 5 nolu bakışı ile yürekleri yakmalıydı. Bütün ışıklar her zaman ona çevrilmiş olmalıydı. Aklı çıkardı rolünün çalınmasından. Belki o yüzden benim etrafında olmamı bu kadar istiyordu. Güzelliğinin altını çizmek için kendisine kısa boyum, tombul popom, çirkin yüzümle kontrast oluşturmalıydım. Beni yaşantısı ve güzelliğiyle ezmek istiyordu belki de. Bende şimdi onun canını yakmak istiyordum.

"Kız taş gibiydi ama. Sezarın hakkı sezara"

Kaşlarını kaldırıp suratıma bön bön baktı. Bakışlarını umursamazca içkisine çevirdi. Orospunun derisi eşşek derisiydi sanki. Ne söylesen etkilenmez, aşktan başka hiçbirşey onu yaralayamazdı.

"E tabi sen de bu ara biraz saldın. Baksana gözlerinin kenarları falan kırışmış kızım"

Yine aldırış etmedi. Gerçekten hiç umursamadı! Kaltak kesin telefon defterini ezberinden geçiriyordur, bu akşam kiminle uyuyacağına karar vermek için. Yine gider kronun tekiyle yatar, sırf iyi sikiyor diye.

Saate baktım, onbire geliyordu. "Hadi gidelim" dedim. "Seni eve bırakayım"

Kalktık düştük yola. Evi uzaktı, şehrin dışında. Radyoda "Anything for love" çalıyordu, Meat Loaf... Ne eski parçalar çalıyorlardı. Ortaokul günlerim geldi aklıma. Gülümsedim. Ne vahşi bir ergendim.


















Direksiyonu sola çevirip başka bir yola girdim. Bizikimki dünyadan bir haber cep telefonuna dalmıştı. Bir iki kilometre sonra yolun sağında bir koruluk vardı. Arabayı çekip, "hadi gel" dedim. "Sana iyi gelecek birşey var bende".

"Neymiş o?" dedi şaşırarak.

"Şu koruluğun arkasına bir satıcının gecekondusu var. Biraz kokain alacağım. Sonra da bir güzel partileriz."

Gözleri parladı. Artık hiçbir kroyu aramak zorunda değildi. Peşimden geldi. Koruluğun içine doğru yürüdük. Düşmemek için önüne cep telefonunun ışığını tutuyordu.

İyice karanlık bir yere geldiğimizde "Sen bekle ben hemen alıp geleceğim" dedim. Mızırdandı. "Korkma" dedim "çok kısa sürecek, şurası zaten. Yürüme bu topuklarla"

Bir süre ortadan kayboldum, ağaçların arasında oyalandım. Geri döndüğümde haftasonundan kalan kokaini cebimden çıkarıp uzattım. "Hadi" dedim. "Yapalım bir round".

Heyecanla burnunu çekti. Yuvarladığı 10 tl ile paketin içinden hemen koca bir parça aldı.

"Çişim geldi" dedim, "Çok karanlık, telefonunu ver de şu ileri gidip işeyeyim. Hemen dönerim"

Telefonunu aldım. Sık ağaçların içinden arabaya doğru yürüdüm. Bir "oh" sesi duydum arkamda; kafası gelmişti herhalde. Motoru çalıştırıp yola çıktığımda Enrique Iglesias- Love to see you cry çalıyordu:

"I don't know why, why
But I love to see you cry
I don't know why, why
It just makes me feel alive"

21 Mayıs 2010 Cuma

as above so below

Pagan tapınağının bahçesine gıcırdayan kapıyı iterek girdim. Niyetim toprağa ve ağaca yakın bir kuytu bulup uyumaktı. Kökleriyle toprağın sırlarını ve sihrini emen bir ağaç beni beslerdi, belki karnında uyuyabileceğim bir çam...

Baharın absürd kokuları insanları delirtmeye yeni başlamıştı. Bakışlarındaki paranoyadan bihaber kendi hallerinde sokakları arşınlıyor, birbirleriyle konuşmak için tüm güçlerini harcıyorlardı. Yakında, güçleri tamamen tükenince deliliğe teslim olacak; aşık olup kendilerini hepten unutacaklardı. Ben de biraz yalnız kalabilecektim. Zaten o da gitmişti; uyumak için daha iyi bir zaman olamazdı.

Eski duvarın köşesinde bir ağaç vardı, meşe ağacı. Göklere tırmanmaya çalışan ruhu, taze yapraklarına zorla rüzgar şarkıları söyletiyor, bütün yaz konuşacakları o kadim dili öğretmeye çalışıyordu. Nemli toprakla memnuniyetle buluşan geniş gövdesi kendisine sokulmam için ısrar etti. Kırmadım; ceketimi çıkarıp toprağa serdim ve sırtımı yeni uyku arkadaşıma yaslayıp gözlerimi kapattım.


İşte başlıyoruz. ıııh... böcek mi o? değil heralde. ıh. çantamı yastık yapsam mı. neyse şimdi çok ıh.. hıhhhh. / deniz ne güzel. o kadın kim? anne? anne dikkat ett!! noldu? dalga, çok büyük bir dalgaydı. herşey ıslandı. güneş gözlüğüm.../ hhhh. hep deniz mi göreceğim ben böyle rüyamda. amma yaratıcıymışım!.. ıııh.. o gitti. olsun... cüce* gelip uykumu çalar mı? /.../ ıhh, sırtım. o gitti. içinden müzik yükselir onun; adımları adsız bir dansa ait, sesi tonlarca ağır. sırtım.

Yüzüme çarpan bir sinek yüzünden uyandım. Bacaklarım karıncalanmış, giysilerim örümceklenmiş, hava kararmıştı. Sırt çantamdan bir elma çıkarıp yedim; yeşildi, ekşiydi. O gitmişti. Benim de gitmem gerekiyordu. Herkesin hep gitmesi gerekiyordu. Hiçbirimizin şu ağaç kadar toprağı yoktu duracak. Duramazdık. Durmak ölüm müydü? Bilmem, ama yer değiştirmeliydik, her seferinde başka bir sebepten, kaçar gibi. Ama kimden?

İşte şimdi ben de gidiyordum; gitmek pek de marifet değildi.. Şefkatle gülümsedim kendime. Bacaklarımı zorlayıp kalktım. Elbet uyuyacak başka bir delik bulurdum.

Yağmur başlamış, meşe susmuştu; senfoniyi dinleyecekti.
Bense türümü göçebelikle lanetleyen tanrıya küfrü basıp yürüdüm, adımlarımda bir tefin ilk kez duyuduğum ritmiyle...


*masalda prensesin uykusunu mavi bir şişeye doldurup çalan, yakışıklı kemancının şişeyi elinden geri aldığı cüce.

23 Aralık 2009 Çarşamba

fünf

Masal şöyle başlamıştı:

Puslu iki dağın arasında kurmuştuk kampımızı. Çadırın hemen önünde ateş yakmıştık. Temiz hava, toprak, odun kokuyor, sen gitar çalıyordun. Sıcak şarap vardı, dolunay tepedeydi; hepsi bir klişenin kusursuz bileşenleriydi.

Ellerine bakınca birbirlerine ettikleri hizmeti görüyordum. Doğduğundan beri köle ve efendiydiler. Bir el diğerini yıkardı; biri arpej atar, diğeri akor basardı. Biri sakin, diğeri heyecanlı iki üniteden oluşmuş çılgın bir ekiptiler.

İşte yanındayken benim de bulunuşum böyleydi. Aynı anda hem huzurlu hem histerik. Aklımla kalbim, vardiyalı olarak birbirinin efendisiydi. Yin-yang şekilleri gibi birbirine dolanan dumansı iki ruhtum. Çok kadındım ve çok erkek.

Gülümsedim böyle düşünürken. Yayvan, kapalı dudaklarımı gözlerinden kaçırdım. Gitarı dinlemeye devam ettim. Yoksa çalmayı bırakıp, sorabilirdin neden güldüğümü. Cevap veremezdim; "yaşlı bir bilgeyim ya da çaylak bir fahişe!"

Sonra burnunu fark ettim yine. Her gördüğümde yaptığı gibi, bana aslında çirkinliği sevdiğimi hatırlattı. Öyle güzel ve kusursuzdu ki, yanında, kendi burnumun çirkinliği çırılçıplak meydandaydı. Kendimi sevdim sayende; çirkinliğimi; çok çirkindim ve çok güzel.

Aya baktım. Beyaz bir masal sisinin içinde kaybolmuştu. Karanlık çökmüş, gözlerim birşey seçemez olmuştu. Olsun, ben o çadırın önünde oturuken bir harikaydım, daha fazla görmek gerekmezdi. Kulak kesildim, gitar vardı ve dağın sesleri ve de sisin.

-o-

Orada, o çadırın önünde öyle güçlüydüm, kendimi öylesine seviyordum ki ölmek istedim; göğsümü dörde ayırarak. Ölmek için gereken cesaret ve güzelliğin yıkımına duyduğum açlık çadırın önünde oturuyordu bizimle. Tek eksiğimiz ölümdü, ama sen "olmaz" dedin. Herhalde ölecek daha iyi anlar peşindeydin.

Benim güzel dualitem; turşuyla yenen reçelin garip tadındaki varoluşum; ağlamaklı gülüşlerim; hepsi tantrik anın o "psychedelic" tokluğunu -ve de açlığını- anlatmak için oradaydı. Fakat senden başka gören yoktu. Onlarca çocuk yapmak istedim, görebilsinler diye. Onlarca çocuğumuz; bizi ebeveyn seçen ruhlar, dağların yanıcı havasını içlerine çeksin, tek kazanda eriyen her zıtlığı öğün etsin ve bu dünyadan alacaklarını alıp bir daha gelmesinler diye.

Seninle ikimiz Tanrının açtığı bir kursun iki öğretmeni olalım istedim.

Ama sonra olan oldu; dünya beni eteğimden çekti; Tanrı Zaman huysuzlanmıştı. Bacaklarımı kapattım, bir taksiye atlayıp, terkettim dağları, çocuklarımızı ve seni. Arkamdan bakışını retinama yonttum. Yolda giderken bir elim diğerini boğdu. Gözlerimi devirip, içimi çektim. Şimdi başka bir masal dinleyecektim.

24 Nisan 2009 Cuma

ain't it fun when you know that you're gonna die young?

it's such fun.


kuzu etini kemiğinden sıyırıp çiğnedi, yuttu, midesi bulandı.

midesi, ah zavallı midesi. artık hiç birşeyi öğütemez haldeydi. pis kokulu gazları ve etrafa leke leke saçılmış zehirleri ile bir kimya labaratuarına benziyordu midesi. organik değildi sanki de çarklı, dişli, gıcırdayan metal bir mekanizmaydı.

kustu. gözünden iki damla yaş geldi; yeşiller miydi? hayır, ama asit gibi yakıcılardı.

burnunu sildi, yüzünü yıkadı. saate baktı; 4tü. kanepeye oturdu, bacaklarını karnına çekti ve başını dizlerinin arasına gömdü. bu şekilde iki üç tur yuvarlanabilirdi, ama takla şu anda sadece zihninin yapabileceği birşeydi.

leş gibi sigara kokuyordu. ağzının içi bataklık gibiydi. Yine de bir sigara yaktı; kibritle. bu mekanik, kimyasal yaşantısında yanan odunun kokusu anne sütü kadar şefkatliydi.

kokuyla sağalmış olacak ki gözleri daldı, hem de bir ilaç kutusuna. üzerinde kahverengi harfleri olan sarı bir C vitamini kutusuydu bu. daldıkça daldı gözleri, Önce sözcükler uçup gitti, sonra duyguları, en sonunda zihni tamamen boşaldı. işte o zaman algının dansı başladı. sarı kutunun üzerinden küçük kurtçuklar gibi kıvrıla büküle yükselen sarı hayaletler ve peşlerinden gelen kristal parçaları havaya dağılıyordu. dumanımsı kıvrımlar uzanıp birbirlerine sarılıyor ağırdan alarak sanki sevişiyorlardı. kristaller genleşiyor bir elmasın yüzeyleri gibi binlerce ışık saçıyorlardı. tabi ki kristaller baskın çıktı; gözlerini onlardan alamıyordu - sanki almak istese bu kararı verebilecek bir iktidara sahip miydi? O artık sadece bir çift gözdü. ışıklar simetrik hareler oluşturuyor, açılıp kapanıyor, rengarenk fraktallar işliyorlardı havaya. ince ve sakinlerdi.

neden sonra müziği duydu. her bir sesi bir önceki ve sonrakinden ayrı, asırlar süren bir aralıkta işitti. sanki ruhu göğsünün ortasına yerleşmiş kupkuru kirli bir süngerdi ve sesler onu damla damla ıslatıp genişletiyordu. nefesi kesildi, her seferinde derin içler çekti. daldığı renk, ses ve nefes havuzunun dibinden balık gibi yüzerek çıktı; gözlerini dünyaya açtı.

sigarasının külü uzayıp kıvırılmış, ardından leş bir koku bırakarak sönmüştü. saate baktı; biyolojik ömrünün 4 saatini bir supradyn kutusuna ayırmıştı, ruhununsa 4 dakikasını. sevindi, delice kahkahlar attı.
gülmek sağaltmış olacak ki, giyindi kuşandı, halka küpeler taktı, evden çıktı. eczaneye koştu; vitamin alacaktı.

"ruhuma yarayacak bir vitamin ver" dedi eczacıya.

tek kaşı kalkan eczacı kırmızı bir B vitamini kutusu uzattı.

teşekkür edip eve koştu bizimki. B oturumu 2. salonda başlamak üzereydi.


(o karanlık günün ilham perisine teşekkürler)

23 Nisan 2009 Perşembe

reçel


sıcak su dolu küvet yalnızlığımı alıyor. birisine dokunmak istediğimde içine giriyorum, su bana dokunuyor. içine bir parça güneş pırıltısı girse mutlu bile olabilirim... kristal bir pencereden yansısa ışık, suya düşse; kırılsa kırılsa suyun içinde, suyun ruhu olsa; bana hem dokunsa hem okşasa diyorum... ama banyom karanlık, mutlu olunacak her yeri karartmışlar bu ülkede.... yine de küvetin sıcak kucağına oturuyorum. sabun kokuyor. onun boynu gibi. neden iki boynu yok? neden iki gözüm iki kulağım var da iki kalbim yok? kurulanıp çıkıyorum, kara kara düşünecek değilim ya...

Salonda, gümüş bir vazoda kırmızı kadife güller var. arsızca açmış, vazodan taşmışlar, yakında ölecekler besbelli. yapraklarını koparıyorum, reçel yapmak için. sonra vazgeçiyorum, kaldırıp koyuyorum bir kenara. "reçelle mi uğraşacağım şimdi" diyorum yüksek sesle.

banyoyu tekrar dolduruyorum; bu kez greyfurt koksun. derim yüzülecek yakında. bir kez daha oturuyorum kucağına. biraz uyuyorum sanırım. su soğumuş. sıcak suyu açıyorum. su ısınırken gül yapraklarını getirip atıyorum suya, sonra da kendimi. yapraklar soluyor, dibe çöküyor... öylece oturup, olanı biteni izliyorum... su tekrar soğuyor... of.. defolup çıkıyorum banyodan, kendimi hapsedecek değilim ya...

dışarıda yağmur yağıyor. pencereden kafamı uzatıp karşı binadaki komşuları gözetliyorum. çoğu televizyon seyrediyor. bir kadın mutfakta bir şey rendeliyor, kan ter içinde. iki çocuk odalarında birbirlerine yeşil bir top fırlatıp, gülüşüyor. kel bir adam penceresini kapatırken bana bakıyor, ben de ona bakıyorum. gözlerimi kaçıracak değilim ya... adam perdesini çekiyor, ben tepeme yağan yağmurun serinliğiyle ürperiyorum.

hava kararmaya başlıyor. sırılsıklam bir gün geçiyor. saçlarımı kurutuyorum, vuuuuu... aynada yüzüme bakmaya zorluyorum kendimi, gözlerimi kaçıracak değilim çünkü. üçüncü kez giyinip kremleniyorum. odama kapanıyorum, gök gürüldüyor, akşam oldu, tatil bitti, artık uyuyabilirim. uyuyabilirsem. kafam çok karışık tanrım, bugün beni dikkate alma.

gül reçeli olduğumu zannediyorum. gözlerim yanıyor, yutkunamıyorum. gül reçelleri ne çileliymiş meğer. bir kavanozdaymışım, kaşık kaşık yiyor iki çocuk beni, gülüşüyorlar. uyanmak istiyorum, uyanabilirsem. of.

Fotoğraflar: Hich

19 Şubat 2009 Perşembe

yüzümdeki çamur belki kurur ve dökülür, maske düşer...

Birinin karşısına dikilip “neden tabla gibi sesler çıkarmıyorsun?” diye sormak istiyorum. “Neden sesinin yağlanmamış kapı kadar tahammülü zor..?” “Sığ gerçeklerini dayatmasana ense köküme!” Sonra da yüzüne bakıp ona gerçek ile somut arasındaki ilişkiyi uzun uzun anlatmak gerek tabi: “somut senin sandığın kadar güvenilir ve inanılası değildir, gerçek ise somut olmadan varlığını yansıtamaz… Dön arkanı şimdi ve somutlarını soyutla ve inanılabilirlik katsayılarını hesapla, ardından da katsayıları sıfır yap, sonuçları içine çek nefes senkronizasyonunda ve burnundan ver nefesleri ki birden bire harcamayasın…Şimdi sesine ton ver ve tüm gerçekleri mırıldan…. Ve şimdi hiç bana dönmeden yürü git, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”


Neden kendilerini unutur da gelip benden uyum ve onay beklerler ki .. Birinin karşısına da dikilip “neden bu kadar kırılmış içindeki ayna?” diye sormak istiyorum? “Neden her bir ayna kırığına inanıp yüzlerce insan olduğunu düşünüyorsun? Sonra da ona bir boy aynası verip kendiyle karşılaştırmak gerek: “ al bunu, eve götür, gece yatmadan önce evire çevire oyna, ağlamaktan gözlerin sümükleşene kadar oyna, her gece oyna, iyileş, sağal… Şimdi git, bir daha da görüşmeyelim, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”


Birine de şunu sormak istiyorum, kim gelirse önüme ona; “tuhaflıkla çılgınlık aynı şey midir? Ya zayıflıkla kararsızlık? Peki ya, romandaki gibi, insan kokusu değmemiş bir mağaraya kapatsam şu kendimi, kendi kokuma sahip çıkmayı öğrenir miyim?” Sonra bir anda O anlatmaya başlıyor: “ Sesin rüzgarın ki kadar uzun çıkabilir mi? Bu sesi çıkarmak için yeterince nefes alabilir misin? Ya bu nefesi almaya yetecek ciğerin var mı? Ciğerinin yerini bana gösterebilir misin? Şimdi de burnunu göster.. Aferim.. Hadi şimdi de saçlarını tarayalım… Gel şöyle bir sarılayım sana… Tamam mı? Buldun mu yanıtlarını? Şimdi rüzgar kadar uzun bağırabilir misin?”


“Buldum…” dedim, "yüzümün yumuşaklığını fark ettim dokununca"… Tekrar uzandım tarağa, tekrar başladım taramaya, sonra tekrar kollarımı göğsüme dolayıp sarıldım kendime… Ve ezberledim; “tek yanıt şefkat, tek yanıt şefkat, tek yanıt…” sonra bana döndü Ayna ve şöyle dedi “şimdi git, uzun bir süre bana bakma, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum..”


Güldüm, “hahaha!”... Bitmeyen ironi senfonisinin elleri buz gibi ama pırlanta gibi kalbi var… Aşağılık sol lobum ezik sağ lobuma 1 fark attı bu gece” uykuya daldığımda rüya kahramanları fareler gibi kaçıştılar yüzümdeki ukala sırıtıştan....

28 Ocak 2009 Çarşamba

Hafızasız

Hafızasız’ın içinde genç şeytanların oyun parkı var. Ciğerinin tam ortasındaki balonda çığlıkla karışık kahkahalar atıyor, zıplıyor, fırıl fırıl dönüyorlar... İsimleri de kadim çukurun dibinden; Hakkaniyet, Doğru, Tolerans... Hafızasız nicedir bunların kölesi; ona her dediklerini yaptırıyorlar...

I.
Bir gün, yalnız, karanlık ve havasız bir evde, Hafızasız kadim bulutların üzerinden birinin eğitimsiz ama güçlü sesiyle uyanmıştı. Kendisine Erdem denmesinden hoşlanan bu ihtiyar adam büyük babasıydı ve her zamanki gibi içrek ve titrek bir ağıt yakmaktaydı. Öyle çok ağlıyor, öyle üzgündü ve kadim bulutların üzerinden gelen öyle gerçek mutsuzlukları vardı ki Hafızasız Erdem'e dokunmaya kalkışmıştı.

İşte tam o anda Hafızasız düştü. Hem de öyle bir yuvarlandı ki bulutların üzerinden, düştüğünde kalbi bir miktar sağa doğru yer değiştirmişti; göğüs kemiğinin azıcık soluna.

Kovulmuştu. Nedenini sormadı, çünkü biliyordu; Cennetin gerçeklerini görememeye başlamıştı bir süredir. Bir süredir Sevgi denen kadının kılık değiştirmiş histerik bir fahişe olduğunu düşünüyordu, bazı kanıtları da vardı üstelik. Mesela bir keresinde bu Sevgi'yi aynı anda bir kalbin üzerinde aynı cinsten iki ayrı kişi için zıplarken görmüştü. Bir seferinde de konuşturduğu bir vücudun ağzından kalbe ok gibi saplanan cinsten laflar söyletmişti.

Hafızasızın Sevgi'den başka bir de İnanç adlı beyefendi hakkında da şüpheleri vardı. Bu beyefendi Hafızasıza göre İnat denen meşum üvey kardeşiyle işbirliği içindeydi ve üstelik Korku Anonim A.Ş.'den kabuslar, karabasanlar gördürten eşantiyon bilgiler dağıtıyordu Dünya insanlarına.

İnanç efendinin insanlar arasında bu kadar çok tutulmasının nedeninin Korku ailesi mensuplarından ve kadim çukurun dibine yollanmaktan kendilerini koruyacağına dair verdiği taahhüt olduğuna dair söylentiler dolaşmaktaydı. Hafızasız bu söylentilerin doğru olduğunu seziyor, yakınlarının İnanç efendi ile geceleri buluşup, dertleştiklerini, İnanç'ın da onları teselli ettiğini ve ne yaparlarsa yapsınlar, onun adını verirlerse, kimseden bir zarar görmeyeceklerine dair yeminler ettiğini işitiyordu. Öyle de oluyordu. Şu günlerde kimin canı kötülük yapmak istese; mesela birini azarlamak ya da iftira atmak, hatta çalıp çırpmak istese, İnanç'ın parmağını havaya kaldırıyor, kendilerinin İnanç'a ters bir şey yapmadıklarını söylüyor, herkes de başlarını sallayarak onları onaylıyor, affediyordu.

Hafızasız fark ettiği bunun gibi bazı olayları kendine saklardı aslında. Ta ki o gün, büyükbabası Erdem'in günlük ağıtında avutucu olmak isteyene kadar. Erdem'in gazabıyla Cennetten kovulan Hafızasız, Cehennemin dibini boyladığında, ilk önce gözlerini fincan kadar açıp etrafa bakındı. Daha sonradan keşfedecekleri ve tanışacaklarından bihaber yalnızlığına lanet okuyup yere tükürdü.

Biraz yürüdükten sonra da dev bir ağaç buldu. Buna üç beş kısa ve küt dalı olan bir kütük demek daha doğru olur. Ama kovuğu -hakkını vermek lazım- içine iki kişinin rahatça uzanacağı kadar genişti. Hafızasız orada 3 gün 3 gece uyudu. Uyandığında kalbi hala biraz sağdaydı, ama yine de kendini iyi hissetti.

Karşısındaki açıklıkta uzanan Açlık Tepesi'ni aşmak üzere yolu koyuldu. Pek de yüksek olmayan tepenin üzerinde çeşitli meyve ağaçları ile böğürtlen çalıları vardı. Hafızasız iki elma ve birkaç böğürtlen yedi.

Tepeye tırmandığında gökyüzü parçalı bulutluydu, biraz da sis vardı. Aşağıda gördüğü manzaradan hayretlere düştü. Yeryüzü, ta ufka kadar, gümüş ve altın renklerinde kuleler ve yüksek yüksek binalar ile bezeliydi. Sanki tüm çukur arazi metalden yapılmıştı. Sayısız uçan cismin üzerinde döndüğü hareketli bir şehirdi bu. Ufka yakın yerlerde ve bir de, devasa metal şehrin tam ortasındaki geniş meydanda ağaçlar ve değişik çiçeklerin seçilebildiği yeşil, mor ve sarı renkli alanlar vardı. Hava temizdi, çam kokuyordu.

Hafızasız heyecanını yendiğinde tepeden aşağıya koştu. Şehre "Yazarlar Köyü" yazan bir tabelanın bulunduğu bir yoldan geçerek giriliyordu. Yolun iki yanında uzanan bu büyük köyde öyle tuhaf bir enerji vardı ki bizimki köy yoldan ayrılana kadar gündüz düşleri gördü.

Bir süre daha yürüdü. Şehre iyice yaklaştığında birkaç kişi yanına geldi. Burası Cehennem olduğuna göre bunlar da şeytan olmalılardı. Hafızasız'a "gel bizimle" dediler. Parlak metal kaplamalı dev bir binaya soktular. Burası Genel İdare Binasıydı. Şeytanlar önde Hafızasız arkada parlak çelik kaplı oval bir asansörlerle Başkanın yanına çıkıldı.

Yanına vardıklarında Başkan Hafızasız'a bakıp " kadim çukura, Cehennem'e hoş geldin! Burası Mantık Bey ile İlham Hanımın çocuklarının ülkesidir" dedi ve yardımcılarına dönüp "kalbi yer değiştirmiş mi?" diye sordu.

"Öyle görünüyor" dedi Başyardımcı, Hafızasızı iyice bir süzdükten sonra.

Başkan başını tamam der gibi salladı, küçük bir kağıda ışıklar saçan bir damga bastı ve kağıdı uzattı "al" dedi, "pasaportun".

II.
Hafızasız Başkan'ın odasından ayrıldıktan sonra kendisinden hiç de farklı görünmeyen- iki kollu, iki bacaklı, iki kulak bir burunlu- şeytanların kendisine öğrettikleri ve tembihledikleri konuları düşüne düşüne şehirden ayrıldı. Geldiği noktaya, koca kütüğe doğru yürüdü.

Yol uzun, hava da cehennem gibi sıcaktı. Neyse ki Çikolatacılar Köyü'nden geçerken, nefis karamelli pudingler yemişti, karnı tok sayılırdı. Dumancılar Mahallesi'nden aldığı kırmızı yapraklı tütünü de içerek Açlık tepesine ulaşmış, sonra bir çırpıda tepeyi aşıp, dev kütüğe varmıştı. Kovuğun içine uzanıp da uykuya dalmadan önce havayı içine çekti, şeytanları düşündü, ellerini yer değiştirmiş kalbinin üzerinde bağladı.

Uyandığında Dünya'ya, küçük, havasız evine geri dönmüştü. Büyükbabası bıraktığı eski koltukta ağlıyor ve bazı dualar mırıldanıyor, televizyonda bir kadın kıkırdayarak yemek tarifi veriyor, şapşal kedi uyukluyordu. Her şey aynıydı. Yeniden başlamanın tam sırasıydı.

Hafızasız önce kendisine bir fincan çay yaptı, sonra da Erdem'e dönerek "bundan sonra benimle konuşma, seni sevmiyorum, çünkü ben bir şeytanım" dedi.

Afallayan yaşlı adam Hafızasız'ın suratına bakakaldı. Sonra da çığlıklar attı, sorular sordu. Hiçbirine cevap alamadı. Çünkü Hafızasız henüz "Cennet'in kuralları olmadan nasıl yaşanılır ki" ya da "utanmayacak mısın Cehennemli olmaya" gibi soruların cevabını bilemeyecek kadar acemi bir şeytandı. Büyükbaba en sonunda, zaten böyle olacağını önceden bildiğini söyleyip, kendi kehanet becerilerinden bahsetti.

"Senden kokuyorum ben, Cehennem zebanisi!" demeyi de ihmal etmedi.

Hafızasız "iyi" dedi, umursamadı.

Umursayamazdı, çünkü artık buzun aslında su olduğunu biliyordu, hatta buhar olduğunu da. Bundan sonraki yaşamının nasıl olacağını da...

Cennet’ten kovulmuştu, artık kötü bir şeytandı. Sevgi hanımla İnanç beyi hakir görüyor, halen sık sık gittiği Cehennemde geçirdiği günlerinden onlarsız -hem de nasıl- yaşanabileceğini hatırlıyor, Umut denen hayalperest deliyle ve İyilik adlı masal perisi ile artık hiç görüşmüyordu.

Artık yeni dostları vardı. Şeytan dostları; insanlara istediklerini değil de ihtiyaçları olanı vermesini öğütleyen karakaşlı Hakkaniyet, İyilik teyzenin iyilerinin yanlış da olabildiğini anlatan çılgın dostu Doğru, Dünyanın eğlenmek için çıkılan bir yolculuk, bir oyun olduğunu hatırlatan güzel kız Neşe. Ve tabi başını gururla kaldırarak "bu oyunda güçlenmek için sesini değil anlayışını yükseltmelisin dostum" demeyi kendine vazife bilen Tolerans.

Hafızasız, şimdi, göğsünün ortasında balon gibi atan kalbinin sesini dinleyerek, bir sonraki Cehennem yolculuğunu planlıyor. Gördüğü o güzel şehri, gerçeği pırıl pırıl gözlerinde taşıyan güzel şeytanları ve karamelli pudingi düşleyerek pasaportunu okşuyor.