bulantı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bulantı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2012 Çarşamba

antibacterial


El Empleo / The Employment from opusBou on Vimeo.


Herkes birilerinin çalışanıysa piramidin üstünde kim var?

Hergün bu simulatif yaşantı bataklığında hem köleyi hem efendiyi oynamaktan, sanki çok matah bir oyunmuş gibi bu saçma rolleri üstlenip poz yapmaktan ölesiye sıkıldım. Gerçek bir toplumsal devrim için; içinde "pazar", "tüketici" "çalışan" ya da "yönetici" sözcüklerine yer olmayan bir sisteme geçmek, bu iğrenç projeksiyondan kurtulmak için ölmeye hazırım. Ruhum ancak bu pislik çarkına çomak sokarsa huzura erecek.

Kurtuluşun her koyunun kendi bacağından asılışıyla mümkün olacağına inanan mistik yaklaşımın bile bu sisteme hizmet ettiğine inanmak üzereyim. Yani dini, inancı ya da ilkeleri bütün insanların bile bu çarkı yağlayanlar olduklarına.

Sistemin karşıtı elbette sistemin parçasıdır. Maddenin karşıtı antimaddedir. Tanrı aksini yarattı ki kendini görsün....

Bu dualiteden ölesiye sıkıldım. Nötr denen yerde bekleşmekten yani aslında bir üçgenin içinde dönmekten de.

Dördüncü birşey lazım. Yeni bir fizik kanunu, yeni bir insan türü, bambaşka bir algı; yeni bir renk frekansı ya da canlılığın "- 0 + " sarkacından çıkmış yeni bir formu gibi. Ruhum artık bu plana dahil olmak istemiyor. Gittikçe tek bir devlete dönüşen, köleleşmiş, algısı, psikolojisi bozuk dünya toplumunda var olmaktan utanıyor. Ruhumun aklımla anlaşabildiği zamanlar geride kaldı. Şimdi aklıma yalvarıyor; birşeyler yap ve beni buradan kurtar.

Öğrendiklerimi süzdükten ve uzun uzun düşündükten sonra anlıyorum ki, bizler şu koca evrende birbirine bağlı "şey"leriz. Görüyorum ki karşıt durdukça zıttımı güçlendiriyorum. Görüyorum ki nefes alış-verişim, o koca kibriyle tanrıyı var ediyor. Görüyorum ki isyan ettikçe topluma hakim olmak isteyenleri uyarıp tedbirler aldırıyorum. Ben daha sesimi komşuma duyuramadan o beni duyuyor ve güçleniyor.

Öyle birşeyin içinde öyle şeyleriz ki biraz gözümüzü labirentten yukarılara kaldırdığımızda bize tasarlanan bu deneysel rollerden kaçamayacağımızı görüyor ama yine de o peynirin peşinden dar koridorlarda kafayı -gözü çarpa çarpa, çaresiz koşturmamızdan ve sonra da sanki yaptığımızın "aramızda" bir anlamı ya da farkı olabilirmiş gibi "günaydın sarışın, bugün nasılsın?" ya da " akşama biz de toplanıp şu meseleyi konuşalım" diyebiliyoruz.

Yapışkan, ağdamsı, uzayan ve kötü kokan bağlarla birbirimize bağlanıyor, birbirimizin gözünü boyuyor, sesini boğuyor, normalleştiriyoruz. "Tek devlet, tek yönetim" diye sözümona ince hesaplar yapanlar bile bir başka gözboyacısının kapısında paspas olmaktan ileri gidemiyor. Bir lamın üzerinde yaşayan bakteriler gibi vıcık vıcığız. Ömrümüz hiçbirşey anlamaya yetmiyor.

Çok utanıyorum. Ne yaptım da dünyaya ve insan bedenine tıkıldım, bilemiyorum. 

Laboranttan af diliyorum.

Beni burdan çıkarın!

21 Şubat 2012 Salı

Eine Geschichte

Ev basalım diyenlere, ne varsa Almanlarda var diyenlere, anarko nostalji sevenlere, 80lere, Berliner'e, Kreuzberg'e gelsin... Resme Tıklayın (slide-show)...
Duvar kalsa mıydı...?

Sosyolojiden fiziğe, psikolojiden felsefeye, matematikten edebiyata dünyanın dahilerini seri-üreten bir toplumu sığ(ır)laştırdılar ve uyuşturucu, kapitalizm ve utanca buladıkları bir "wasted german youth" yarattılar! Bir halkı bütün cevherleriyle çiğneyip tükürdüler.İnanıp savundukları herşeyden uzaklaştırdılar, beyinlerini yıkadılar, bayraklarından, kültürlerinden, mitlerinden, halklarından, kendilerinden utandırdılar. Savaş suçlusu gibi önlerine bakarak gezdi Alman gençliği onlarca yıl, bir futbol şampiyonasından daha önce asamadı kimse bayrağını penceresine. Hitler'i geri ödediler, zekalarını geri ödediler, farklarını geri ödediler. Durduruldular sonra satın alındılar. Savaş sonrasıydı, açtılar, sesleri çıkmadı, boyun eğdiler. Japonya'yı aldıkları gibi satın aldılar Alman'ın savaş günahlarını. İran'a yaptıkları gibi aklını zehirlediler; bu kez dinle değil, refah ve uyuşturucuyla.

Duvar yıkılmasaydı belki, insanlığın Doğu Almanya'dan tekrar yükseleceğini düşünebilirdi insan. Ama yıktılar.

Duvar yıkılınca, çocukluğunda Doğu Almanya'dan batıya göçmüş bir arkadaşım, esrarından koca bir nefes çekerek, Macaristan'a bile gittiğinde kendini daha fazla bulduğunu, oradaki dokuyla daha uyumlu olduğunu bugünün Almanyasıyla barışamadığını anlatıyordu. Mutsuzdu. Batıda doğup büyümüş diğerlerinden de farklı değildi. Çalışıyor, sevişiyor ve uyuşuyordu; bir manyağın 70 yıl önce yaptıklarının kendine biçilen ayıbını unutmaya çalışıyor, benim gibi yabancıların yanında bu "hatasından" dolayı özür diliyordu. Onun kanı, bir global suçluydu, Almandı. Utanmalıydı. Tıpkı eski başbakanları Willy Brandt gibi diz çökmeliydi önümde özür dileyerek. Güzelim dudaklarında kırmızı şarap izi arttıkça daha da efkarlanıyor, kimlik erozyonu gözümün önünde tek kelimeyle somutlaşıyordu. Nasıl da inandırmışlardı zavallıyı, onu ve tanıdığım diğer bütün Alman gençlerini... Nasıl da kendilerini suçlamaktaydılar.

Dayanamayıp sordum. Size okulda ne öğretiyorlar da hepiniz bu şekilde düşünüyorsunuz? Sonja cevap verdi " Hitler'den dolayı dünyaya bir özür borçluyuz"!

Yok ya!

Savaş sonrası Batı Almanya'yı üçe bölerek paylaşan Fransa, İngiltere ve Amerika, ağızlarında salyalarla kaynaklarınızı, sanayinizi ve "genius" halkınızı kullanırken suçlu değil de,  kira ödemek için can hıraş çalışan akşamları da uyuşmadan uyuyamayan siz gencecik zavallılar mı suçlusunuz? Soruyorum, anlamıyorlar. Beyinleri yıkanmış.

Bir başka gün bir başka yüksek kafalı gence denk geliyorum, boynuna o zamanın modası bir "poşu" bağlamış. Neden bir kürt aksesuarı kullanıyorsun diyorum. Hayır, moda bu, bende de var aynısından, merakım bilgiç duruşundan birşeyler çıkar mı düşüncesiyle geliyor. "Bu" diyor, "Usama Bin Ladin aksesuarı" Amerika'ya gününü gösterdi". "Hayır" diyorum, "aynı aksesuarı kürtler de takıyor, Türkiye'de savaş çıkarıyorlar" Çelişkiye ve düşüncesizliğin boyutlarına bakın ki Amerika'da savaş çıkardığı için "trend" gereği o poşuyu benimseyen genç benim kürt davasından dem vuruşumla hemen yön değiştiriyor: "Herkes savaş düşünürse asla barış gelmez. Onlarla savaşmayı kesmelisiniz"! Beyni yıkanmış işte, bu beylik cümle öğretilmiş, "savaş kötüdür". Az önce Amerika'yı bombaladığı için damarlarındaki anarşist kan modaya uymuş, şiddet ve savaşa meyletmiş ve bir sembolü boynuna bağlayıvermiş, ama gerçek, kan kokan bir savaşı anlattığımda ilkokul bilgileri hortluyor. "Savaşma, özür dilemek zorunda kalma"

Elbette savaşma. Hiç savaşma. Ama unutma ve farkında kal Almanya. Ülkeni bölüp yediler. Bütün orjinaliteni kaybettin. Oysa bak, dünyaya neler yapardın ; Copernicus, Kepler, Einstein, Röntgen, Alzheimer, Zeppelin,  Diesel, Siemens, Adi Dassler, L. Strauss, M.Luther, K. Marx, M. Planck, Kant, Schopenhauer, Goethe, Hesse, E.Fromm, Heideger, Adler, M.Weber, Nietzsche, V.Frankl, P.Drucker, Beethoven, Schubert, Bach, Wagner...  (Alman ırkı olarak- Avusturya, İsviçre dahil)

Benim esrik bir Alman hayranlığım yok. Alev Alatlı ne kadar Rusya hayranıysa ben de o kadar Almanya hayranıyım. Sadece düşündüm bugün: kontak lensten, atomaltı parçacıklara kadar her taşın altından bir Alman çıkar, zamanında düzeni de anarşizmi de onlardan öğrenirken, şimdi neredeler? Arkadaşlarım, kendilerine IKEA'dan ev kurmakla, çalışmak, uyuşmak ve susmakla, aileleri bahçelerini süslemekle, köpeklerini dolaştırmakla, baş-kaldırı damarlarından taşanlar, varlık gösteren tek "underground" oluşuma, neo-nazilere katılıp ülkedeki Türkleri kesmekle ve nihayetinde bu dev halk, birşeyler üretmekten ödleri koparcasına içi boş uğraşlarla oyalanmaktalar.

Bir Almanla kırılasım, çocuğunu doğurasım, sonra da onu boş beyniyle ülkesinin geri-dönüşümlü çöp tenekelerinden birine fırlatasım var. Plastik olana.

8 Ocak 2012 Pazar

Bazı arkadaşlarımı ergenliklerinden hiç çıkamadıkları için suçladım...  O öfkeden, o varoluşsal hüznün tuzağından kurtulamamalarından, öfkelerinden arınamamaları, o pis nefreti bertaraf edememeleri, O Şey'den uzak duramadıklarından dolayı... İlgi isterdi o zavallılar, başka bişey değil.. İlginin sadece verdikleri kadarını... İstemesinler, alışsınlar, bu ağdalı duygusallıktan kurtulsunlar isterdim.
Naifliklerini, oyunsuzluklarını, insanlığa inanışlarını, pür ve katıksız masumiyetlerini koruyan o zavallıların en saklanmış, en kendini başka göstermeye çalışanı benmişim. Ne sanmışsam....
Bir de baktım ki....
Yine 16lık bebek suratımla baktım ki aynaya;
Bazı şeyler değişmemeli..
Hem de hiç,
Yoksa kendimi anlamam imkansız olur....
Bazılarımız, bu rolden erken ayrılır; çünkü; zam ister...

Ain't it fun when you're always on the run?
Ain't it fun when your friends despise what you've become?
Ain't it fun when you get so high, well that you just can't come?
Ain't it fun when you know that you're gonna die young?
It's such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, fun, such fun, such
Ain't it fun when you're taking care of number one?
And ain't it fun when you feel like you just gotta get a gun?
Ain't it fun when you just can't seem to find your tongue?
'Cause you stuck it too deep into something that really stung
It's such fun
Well, so you come up to me and spit right in my face
I didn't even feel it, it was such a disgrace
I punched my fist right through the glass
But you didn't feel it cos' it happened so fast
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun, fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such
Ain't it fun when you tell her he's just a cunt?
And ain't it fun when he splits and leaves you on the run?
Well, ain't it fun when you broken up every band that you ever begun?
Ain't it fun when you know that you're gonna die young?
It's such fun, such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
dinle


parçanın adını odamın duvarına karakalem karalıyorum.. annem, sözlükten baksa da "ain't"in anlamını anlayıp da maksadımı çözemeyecek... koca bir medusa kafasının karakalem karalamasının hemen üstünde yazı... çok masum, çok öfkeliyim... hiçbir yer benim değil... hiç bir yer... yersiz varoluşum; ifadelerim, anlatımım, sözlerim, ah be dinelesene ben burdayım, herşeyim, öyle yersiz ki, keşke iki metrekarem olsa bu dünyada, bari ağaç olabilseydim, ağaç...belki mezar olurum, mezar.

19 Aralık 2011 Pazartesi

false hopes of the season free now!

"Bedava dağıtıyoruz, herkes alsın!"
Boş umutlar saçıyor çakma Aralık ayı şehre yine. Güzel havalar, kimseyi ayırmadan, kayırmadan yalanlar saçıyor. Uyan. Aralık'tan sonra bahar gelmeyecek. Kara kış var kapıda. Bunlar zaten iyi günlerin, daha iyileri olmayacak. İşler boka saracak, beter olacaksın. Önlem al. Kafanı koru. Kask tak. Mask tak. Erzak topla, saklan. Kendini korumayı bil kendi türünden. İnsan sevgisinden kurtul. Kimse kimseyi gerçekten sevmez.

Sosyolog G. Homans, 'Social Exchange Theory'sinde her ilişkinin bir ödül ve bedel dengesine dayandığını söyler. Aşk, iş fark etmez. Der ki, insan önce çıkarlarını ölçer sonra ilişkiye girer. Yalan mı? Değil. "İnsanlık" sandığın bunu unutabilmektir. En çok unutanı evliya ilan edersin. gönülden sever, gönülden verir sanırsın. Oysa o sadece sormayı unutmuş ve vermeye bağımlı olmuş biçaredir. Herşeyin aslını astarını merak ettiğinde varoluşunun mal mal bakakaldığı tuhaf öğretilerden başka bir şey bulamazsın. İnsan sevgisi de bunlardan biridir. Aslında,  sevdiğini sandığı kişiyle çıkarlarını hassas kantarda bi temiz dengelemiştir insan. Sevginin arkasında kimi gerçekler hep vardır. Seks, para, sidik yarışı ya da ilham alışverişi, şefkat deneyimi, kendini yeniden yaratma. Herkes alışveriştedir. Kimse kimseyi sevmez, birbirlerinin verdiklerini verdikleri sürece severler. İnsan aslında insanın değil, deneyimlerin peşindedir.

Deneyecek bir halt kaldı mı peki? Aya gitmedik evet, gidemeyeceğiz de. Zengin olmadık, olamayacağız. İnzivaya çekilsek, mutluluğu anlatacak adam bulamayacağız.Ya da Zerdüşt gibi dağdan inip, ahmak zihinlere laf buyuracağız. Çocuk yapsak, ana babalarımızdan aldığımız kendi deneyimlerimize açlığımızı bırakıp bir de onunkilere bağlanacağız! Ben bu dördü dışında pek çok şey deneyimledim. Yani, Maldivlere gitmedim ama benzer yerlere gittim. Bungie Jumping yapmadım ama bu kafam çok hızlı düşüşler gördü. Yaşamın anlam dolu(!) detaylarını da herkes kadar yaşadım. Güneşin doğuşları ve batışları; mutluluktan ağlamayı, acıdan kıvranmayı; birine tapmayı, herşeye tapmayı, hiç birşeye tapmamayı, dans pistlerini, bilek kesiklerini; şiir dilini, küfür dilini; şefkati, şiddeti; renklerle oynamayı, karanlıkla boğuşmayı; alkışı, yuhlanmayı;  aldanmayı, aldatmayı; anlamayı, kaybolmayı; başlamayı, bitirmeyi. Ama her deneyim bitti. Her deneyime beni bağlayan umutların aslında boş olduğunu anladım; bazen deneyimin başında bazen de bitişinde.

Bir arkadaşım, Lübnan'daki yaşlı amcasının "avluda bütün gün oturup bitmesini bekliyorum" deyişini korkuyla anlatmıştı bana. Korkmuştu çünkü tokat gibi çarpmıştı gerçek: boş umutlarla savurduğu hayatında bir gün gelecek, hiçbir şeye hevesi kalmayacaktı. Birbirini dünyanın öbür ucunda bulmuş iki bıkkın insandık. Uzun uzun konuşmuştuk. Bu sahteliğin eforik egemenliğinden; neon neon patlayan yalancı umutlara bağlanıp hüsranlara gark olmaktan nasıl kaçabiliriz, anlamaya çalışmıştık. Bir sonuca varamadan yollarımızı ayırırken, gözlerimizi yumup, yalancı sırıtışlarımızı yüzümüze yapıştırarak yaşama karışmıştık.  Boşlukta kendi kendine yanan iki gariban, isteksizce ve umutsuzca etrafa saçıldık. Nietzsche kadar farkındaydık, umut gerçekten de işkenceyi uzatan en büyük kötülüktü.

Pek çok önemli zihin, yaşamı sevmeyi futursuzca salık verirken*, diğerleri de tam aksine varoluşun berbatlığını anlatmıştır**. Bazıları ise bu berbatlığı sevmeyi öğretir.  "Boşluk bakışımın biçimini alıyor" derken kozmolog Reeves, bağsız; umutsuz; şeysiz ve kimsesiz biçimde seviyordu gördüklerini. Sanma ki ben bağsız ve umutsuz sevgiyi tanımıyorum. Sevgiden ziyade kabul etmeyle gelen bir huzurdur öyle bir duygu. Maddenin ötekileştirilmesiyle gelen huzur. Öyle ki boşluğu dolduran her hacme saygı duyarsın. Öyle ki öğretmen gibi onaylarsın oluşlarını. Sanma ki bundan hoşlanmıyorum. Ama bu tam da eylemsizliğin kendisi değil mi? Yani Taocu bir Wu Wei? Eylemsizlik için bir eylem; sadece kabul etme, onaylama, bakma ve tanık olma eylemi... Sanma ki bu eylemsizlik hoş değil. Ama bil ki hevessiz, meraksız ve geçici. Her şey gibi geçici. Acıktığında kafanı kaldırıp lanet olası sirkülasyona geri döndüğün için geçici.


Tek birşey iste diyor Buddha: hiçbirşeyi istememek. İnanıyorum, Buddha bu, üç büyük dinin ilham perisi. Ama zor istememek. Her ne kadar kokuşmuş karanlığım bana destek olsa da hep susmak, kabuk bağlamak, boş umutlara kulak asmamak, boş umutlar vermemek gerekiyor. O yüzden benim de tek bir fantezim kalıyor geriye: Ani bir beyin kanamasıyla buradan gitmek. Patlasın istiyorum incecik damarları, beyin zarıma kadar saçılsın pıhtılar. Büyük bir mutlulukla istiyorum sonumu. Düğün gecesini bekleyen Rumi gibi.




*: Pek severler yaşamı; Montaigne, Richard Bach, Dale Carnegie, Erasmus, Heidegger, Yogiler, Ferrarisini satanlar, Chopra'giller, Cüceloğlu'giller.
**: Varoluşçular, bu söylemlerde fena değildir. Sartre, Camus, Nietzsche... Bazı yazarlar da öyle  Schopenhauer, Foucault, Hugo, Huxley... Sonra karanlığı fişekleyen fantazi ustaları; Poe, Kafka, Lovecraft..vb.

29 Eylül 2011 Perşembe

things are gettin' kinda gross

a sip of bourbon a bite of cherry pie a sniff of cocaine a little bit of cry  a little bit of gaze a little bit of daze a sip of tears a little bit of fear a puff of dope a bunch of thoughts a little bit  hope a little bit doubt a look at the mirror a trick of a winner a torn on the face a little bit sour a little bit fake a sip of bourbon a bite of garbage a hole in the soul the hole causes damage a little bit of dance a little bit of high it's a kinda music but it's kinda gross
h. 

 
Pic: Chema Madoz
See the gallery here

21 Eylül 2011 Çarşamba

0 (sıfır)

Hayatım canlı, ben cansızım.
Sakinim mi demeliydim.
Değişiyorum.
Sessizce kabuk değiştiriyorum. Kimse farketmiyor.
Hücrelerim yenilendikçe, yüzüme, ellerime sinen koku zerreleri,
tecrübelerim toz olup havaya karışıyor.
Saçlarımı yıkadıkça, tırnaklarımı kestikçe unutuyorum.
Atığa dönüşen tuhaf bir hikayeyim.
Sonu belirsiz bir filmin son bölümüyüm.
Kültüm artık, sıradan bir hayatın elbiseleri içinde.
Kimsenin anlamasının gerekmediği, öylesine birşeyim.
Hiçim yine.
Mutsuz değilim, mutlu da.
Kadın değilim, erkek de.
Ne yinim ne yang.
Sıfırım.
Bütün tuhaflığımla....



















Pic: Nemo et Nihil

27 Nisan 2011 Çarşamba

dua

Tanrım Zaman, lütfen beni diğerlerinden kayır. İçimden hızlıca geç; ben uyurken, uyuşukken, sarhoşken veya sudayken değil, ayıkken, acırken, ağlarken, bulanırken, kurarken, kusarken ve saklanırken.

Tanrım Zaman lütfen yaramın kapanması için kaç gün gerekiyorsa hesabıma yaz, ömrümün sonundan düş.

Lütfen Tanrım, algılarımı kapat umutlarımı öldür, kalbimi çiğ çiğ ye. Beni duyusuz ve duygusuz kıl.

Zaman, sen olmasan herşey aynı anda olurdu, lütfen yokmuş gibi davran ki kendim de dahil herşeyi unutabileyim. Hafızamı ve onun her uyaranla hortlayan lanetli anılarını al; o anılara ağlayan gözlerimi kör et.

Tanrım Zaman, mümkün olan en küçük birimin süresinde beni bu sözde canlı hayatımdan vakumla çek. İğrenç tiyatronda bana rolünü biçtiğin bu beceriksiz karakteri öldür. Hemen öldür, Tanrım lütfen, hemen öldür. Lütfen, hemen Tanrım, hemen öldür.
Lütfen Zaman,
bit.

23 Nisan 2011 Cumartesi

7 Ocak 2011 Cuma

noose

Her geçen gün daha geniş bir açıyla gördüğü dünyayı aynı zamanda daha fazla pas ve çürük renklerine bulanmış görüyordu. Ve her gün bu "bitmek üzere" hissi daha da kuvvetleniyordu.

Kelebek'in ilki 10 yaşında olmak üzere birkaç intihar deneyimi olmuştu. Kendini uzunca bir kumaş parçasıyla boğmaya kalkışmış,  bağladığı düğümü açmak için çırpınmış, gözlerinden yaşlar boşalmış, çok korkmuş, nihayet düğümü çözdüğünde ise kimseye birşey söylemeden, suçlu suçlu gidip yatağına yatmıştı. Daha sonraki yıllarda birkaç kez ecza dolabındaki bir yığın ilaçtan onlarcasıyla- her defasında dozu artırarak- kendine kokteyller hazırlayıp yutmuş, yatağına yatmış, sabah da sapasağlam kalkmıştı. Son olarak bileklerini kesmeye kalkışmıştı. Ancak sarhoş olduğundan becerememiş kollarını çizik içinde bırakmıştı.  Yakınları onun bu intiharcıllığını şaka yollu anlatışından bilirlerdi. Kuzeni henüz 16 yaşındayken ona Niçin İntihar? adında bir kitap bile hediye etmişti. Kelebek bunu hiç okumadı. Belki de intiharcıl karanlığın içinden çıkmasını hiç istemediğinden. Belki de bu karanlıktı geceleri annesi dönüp bakmazken  onu emziren.

Aylar önce başlayan bu tuhaflığı da yine bu karanlıktandı. Sırtı ürperiyor, bazen bir huşuyla bazen de korkuyla kaplanan zihni olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Bu duruma mistik anlamlar yüklemeyecek kadar geçmişti o mistik yollardan. Mistik yollar semptom tedavi eden ilaçlar gibiydi. Asla gerçek kendinin çürümüşlüğünü iyileştiremezdi. Bu "tuhaflık"ta da mistik hiç birşey yoktu. Sadece Kelebek'in kendisi kendisine aval aval bakmakta, gördüğü şeyi bazen beğenmekte bazen de ondan ürkmekteydi. Hepsi buydu işte. Ve bu vizyon çok sıklaşmıştı. "Fabrika ayarlarında" zaten depresif bir yapısı olan, bu yüzden günlük akışa kendini zar zor bırakabilen Kelebek, bu durduk yere karşısına çıkan tuhaflık yüzünden iyice içine kapanmıştı. Yalnız kalmak istiyor, yalnız kalınca da kah ağlıyor kah gülüyordu.

Kimselere anlatamıyordu bu halini. Zaten anlatsa da kim inanırdı ki? 30 yıllık ömrünün büyük kısmını takdığı maskesini tasarlamak, dikmek, dikişlerini sağlamlaştırmak, onarmak sonra yeniden tasarlamak, değiştirmek, dikmek ve sağlamlaştırmakla uğraşmış; maske o kadar güçlü, etkileyici ve sağlam olmuştu ki görenler Kelebek'i tek kelimeyle "hayat dolu" olarak tanımlayabilirdi. Kolaydı işte hayat; iyi maskeler takar, "iyi bilinir"diniz.

Gün geçtikçe Kelebek'in bu tuhaflığı "bitmek üzere" hissine dönüştü. "2012'de dünyanın sonu gelecek" diye dürtmüştü içinden bir ses, sandal ağacı ve paçuli karışımı bir tütsü kokusu gibi içinden yükselerek, "mutlaka onu hissediyorsundur". Mistisizm'in vantuzlu kollarına  bir kez düştünüzmü kolay kurtalamazdınız işte böyle. Geçiştirdi bu sesi Kelebek. Aslında ne olduğunu anlamak için iyice dikkatli baktı. Saltık bir "bitmek üzere" hissiydi işte, başka hiç bir şey değildi.

O zaman anladı Kelebek ne yapması gerektiğini. Bir kağıt kalem alıp başladı yazmaya. Aşağıdakileri karaladı çabucak:

Bir çiftçinin uzaklardaki bir köyde ya da bir mahkumun bir metrekarelik hücresinde zahmetsizce yapabileceği, belki de intiharların en ilkeli ama en şiirseliydi kendini asmak. Bir parça ip, herkesten çok cesaret, hepsi bu.

Nasıl bir ip, nasıl düğüm atılır diye düşündü. İnternette buldu cevapları. Birkaç metrelik kalın bir ipe düğüm atılır. Aşağıdaki gibi:

Ardından düğümün açık ucu tavandaki ya da başka bir yükseklikteki sağlam bir kancaya sıkıca düğümlenir. Bir sandalye ile ipin sonlandığı yüksekliğe erişilir. Düğüm sol kulağın arkasına gelecek şekilde ip boyuna geçirilir. Sandalye bir tekmede devrilir.

Kelebek bütün bunları yapmadı elbette. Bir kenara yazıp, beklemeye karar verdi. Belki biraz temiz hava almalıydı belki de sadece karnı açtı. Belki de bu "bitmez üzere" safsatasının kendisiydi bitmek üzere olan. Belki de o  yuvalanmış karanlık, içinden başka bir yere taşınmaya karar vermişti...

"Hayır" dedi, "lütfen beni bırakma!"





Not: Yukarıda verilen intihara ilişkin bilgilerden bu hikayenin yazarı sorumluluk kabul etmez. Nitekim bu bilgilere internetteki saygın kabul edilen pek çok siteden ulaşılabilir. Örneğin tıklayınız 

21 Kasım 2010 Pazar




It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over 'cause we're uncomfortable

Oh well the devil makes us sin

But we like it when we're spinning, in his grin.

Love is like a sin my love
For the ones that feels it the most

Look at her with her eyes like a flame

She will love you like a fly will never love you, again

Oh, ho..

It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over when we're uncomfortable

Oh well the devil makes us sin

But we like it when we're spinning, in his grin.

Oh, ho,..

beni dinle!!!



paradise circus - massive attack

21 Eylül 2010 Salı

nude and blued

Nasıl ki Depeche Mode'un parçalarını her duyduğumda biri beni çıplak görmüş gibi hissediyorsam, yüzüne baktığımda gördüğüm o düz, güçlü, hiç kıpırdamayan ifade de bana hep aynısını hissettiriyor...

Bana her baktığında, kendimi senin o açıklanamaz çıplaklığınla eşit hissedene kadar soyunup dökünmem ve bunu yaparken de utancımı bastırmam gerekiyor. Mimiklerimi yüzümden kanatarak kazımam, sağa sola dalıp, ortalıkta dolanmaya bayılan bakışlarımı asıl bakmaları gereken yere sabitlemem ve ağzımı gerekli gereksiz açmadan önce düşünmem gerekiyor. Sen, mesela, sadece karşımda durup bana bakarken, ben dakikalarca soyunmak, yıkanmak, takıp takıştırdığım herşeyden kurtulmakla uğraşıyorum. O, tam da kaşlarımın ortası ile boğazımda aynı anda yanmaya başlayan karanlık, zamansız ve nadide güzelliğimin farkına varmak ve güçlü, ama tarafımdan çar-çur edilmiş zavallı benliğimin yavaşça belirmesini seyretmekle meşgul oluyorum. Omuzlarımdan aşağıya dökülüyor kabuklarım; karşında dudaklarım titriyor; ateş basıyor; aynı anda hem korkuyor, hem utanıyor hem de senin sahibin olmak istiyorum. Tek bakış, aylarca emek verilen o DM parçalarından daha hızlı kanıma karışıp, beni çırılçıplak soymaya yetiyor.

Yüzün, bir fotoğraf gibi, kafatasımın içindeki boşlukta uçuşarak savruluyor. Yüzünle oyalanıyorum. Kendimi her fırsatta, her telefon konuşması sırasında ya da her yorgun dakikanın dinlendirici dalgınlığında, elimde bir kara kömür-kalem, rastgele bir kağıt parçasına yüzünü çizerken buluyorum. Bazen kaşlarını, bazen de gözlerini çizemiyorum. Gerçekte hep dümdüz içime bakarken, kağıda geçirilince -seni kopyalamama izin vermezmişsin gibi- gözlerini benden kaçırdığın oluyor, ifadeni çizemiyor, nasıl baktığını anlatamıyorum. Yönümü tamamen şaşırıp kaybolduğum sokaklarda hissetiğim huzursuzluğun aynısıyla bakıyorum kağıda. Sonra, tabi ki buruşturup atıyorum çünkü; oradaki gerçekten sen olsan dudaklarım titrer; ateş basar; aynı anda hem korkar, hem utanır, hem de senin sahibin olmak isterdim.

Nasıl ki Depeche Mode'un bir parçasını dinledikten sonra şaşkınlığımla kalakalıyorsam başbaşa, sen olmayınca da üşüme, bulantı ve karmaşayla başbaşa kalıyorum. Şüphesiz, üşütmüş oluyorum, soyunup dökünmelerimin etkisiyle kafayı. Ve şüphesiz, iyileşmek için yansımalarının; belki fotoğraflarının, belki de kendi karalamalarımın peşine düşüp, seni canlı, kan dolaşımımı hızlı tutmam gerekiyor. İşte belki şu yazdığımla ısınmıştır kafam biraz. Hapşu. Belki de beter olmuştur, bilmiyorum.
Picture: Picasso "Blue Nude"

4 Eylül 2010 Cumartesi

nobodylovesnoone.

Kendini benden daha üstün, daha güçlü sanan karanlığın yavşak sırıtışı karşısında omuzlarım düşüyor, kamburum çıkıyor. Kabuklu bir mahluk gibi içime kapanıyorum. Ağzımı açasım, incilerimi dökesim yok.

İnsan içine çıkıp sonra da saklanacak, beni güruhun lagalugasından esirgeyecek bir delik aramak zorunda kalmamak için havasız odama ve onun suçlayıcı bakışlarına razı oluyorum. Üzerime gözlerini diken kirli duvarların kirli niyetlerini sezebiliyorum. Beni tam ortadan bölüp içimden kuluçka evresindeki bütün o kötücül parçalarımı, o çirkin paçavarları; o akla yatmaz paranoyak düşüncelerimi, dile dökülmez ayıplarımı, ele avuca sığmaz yaramazlıklarımı ortaya çıkarmak istiyorlar. "Kendi" sözcüğünün, etrafıma çamur gibi bulanarak beni düşürdüğü zor durumlara göğüs gerecek gücüm olsa duvarlara da meydan okurdum elbet. Kendimi bir yıkayıp paklayabilsem o duvarlara vururdum kafamı. Ama yapamıyorum. Basit bir Türkçeyle, kendimi gözden kaçıramıyorum.

Bu saçma odada böyle saatler geçip, içeceklerimi ve nefesimi tüketirken kafamı kaldırmayı akıl ediyorum. Gözlerimi halının çirkin deseninden çekince aynayla gözgöze geliyorum. Yüzüm biraz kızarmış, saçlarım dağınık ama çok güzelim. Hemen iyileşiyorum. Evet evet. Bütün karmaşa piksel piksel çözülüyor, ağırlığım havaya karışıyor, hafifliyorum. "Kimseyi sevmeyeceğim" diyorum durduk yere "hiç kimseyi". Duvarların başları eğilip, bakışları yere çevriliyor. Karanlık arkasına baka baka ufka yollanıyor. Yine yalnızım, yine çok mutluyum. Basit bir Türkçeyle yine siktiğimin kendisinden başka sarılacak bir bok bulamıyorum.

Pic: A lost man by jos_al

11 Temmuz 2010 Pazar

ventosa

hava çok sıcak... her yer sis grisi... bir piano şakıyor bilgisayarımdan; dudağımı sarkıtıp, kaşlarımı çatıyor... aklımın 8 kolu 500 km uzuyor. sana uzanıyor. umarsızca saklanışına sebep arıyor...
nafile, vantuzlarım eli boş dönüyor.

çaresiz bekliyorum, belki dönüp bu tarafa bakarsın diye.

aramızdaki bluetooth frekansından kötü kokular geliyor. sanki yüzünü bir daha dönmeyecekmişsin gibi...
ağır ağır deliriyorum...
sıkıntıdan ve yoksunluktan kendimi öpüyorum. önce kollarımı sonra aklımın kollarını. "biz iyiyiz" diyorum, "iyi olacağız"... sana teşekkür ediyorum içimden, duygudurum kontrol antrenmanı yaptırdığın için. sonra skilmiş pollyanna'yı da kendimi de uyutuyorum.
zaten herşey bir kabus.

painting: monica cook

18 Mart 2010 Perşembe

Menstruatif Kimsesiz Bulantı

Çeşitli sabunlar var banyomda; yasemin, portakal, bir de bilemediğim şu sabun; kokusu ucuz Rus şekerlerine benziyor, küçükken yemiştim. İşte onunla kendimi ovalıyorum, kokusu yayılıyor, gözlerim dalıyor. Su buharı ne güzel, bugün göğsüme yerleştirdiğin buzu çözüyor. Buzu daha sonra anlatırım, banyom bitsin.


Sabunla işim bitince, saçlarımı kremliyorum, uçlarını. Diplerini kremlersen yapışır kalır, o yüzden uçlarını. Sonra parmaklarımla tarayıp, yıkıyorum. Şimdi sıra saç yağında. Hint yağı, badem yağı, zeytin yağı, defne yağı bir şişede karıştırılır, içine biraz da jojoba, menekşe, biberiye yağları eklenir. Saçlar ıslakken uçlara uygulanır. Uçları severim.


Artık çıkıyorum. Bornoza bürünüp, kendimi yatağa atıyorum. Bakıyorum, göğsümdeki buz biraz erimiş, birazı hala duruyor. Alnım endişeyle kırışıyor, kaşlarım kalkıyor; dişlerimi sıkıyor, yatağın ortasına kıvrılıyorum.

Buz...

Çünkü bazen, gözümün içine bakarken, kaldırıp kendini başka bir yere koyuyorsun. Öyle birdenbire, başka bir diyara -belki de paralel hatlı başka boktan bir evrene- geçiveriyorsun. Ya da başka bakışların hayaline dalıyorsun, başka gözlerin, nereden bileyim.

O zaman tutuyorum elini, bir yere gitmeyesin diye. Elin Berlin metroları gibi, nemli ve soğuk. Karanlık basıyor aniden bakışlarına, göz bebeklerin geri çekiliyor, bana odaklanıyor, soruyor: ne var?.. (Ne var? Neden böldün? Neden elimi tuttun, beni tutamayacağını bile bile.)

Sen öyle bakınca ben kayboluyorum, kimbilir hangi şehrin, sidik kokan bir yeraltı tünelinde. Elimi elinden biraz çekiyorum ama büsbütün çekemiyorum. Çünkü utanıyorum, hepten çekersem tutarsız görünmekten. Tutarsızım da bir bakıma -seni tutamayacağımı bile bile-.

Sırtım ürperiyor, biri buzla şaka yapıyor.

Buz...

Kolum uyuşmuş, ne güzel. Bütün vücudumun böyle uyuşması için üstüne kimin yatması gerekir? İğneleniyor! Ah! Hep bir junk gibi ölmek istemişimdir. Tuvalet köşesinde, pislik içinde.

Diğer tarafıma dönüyorum, buz hala orada. Belki de hasta oluyorum. Hasta olmak istiyorum. Bozuk ve ölüme yakın olmak. Şimdi, belki çıplak ayaklarım, ıslak saçlarımla balkonda beklerim bir süre, ateşim çıkar. Evet belkide en iyisi hasta olmak. Böylece buzlar erir ateşimle.

14 Şubat 2010 Pazar




Kocaman yumruklarım var,
Özellikle sağ yumruğum!
Kalbim de o kadar işte!
Kocaman a.k.!


Sevgililer gününüz kurtlu olsun küçük pembe elliler!

20 Ocak 2010 Çarşamba

garnish me with crime

Geçtiğimiz yazı götünden anlamış, jetonu yeni düşmüş birisiyim.

Şimdi kışın kasvetli uğultusuna kulak asmayıp, yazın hazlarını damıtmak istiyorum ünitemde.
Damarlı eller tutmak, zümrüt yeşili bir kadifenin üstünde çırılçıplak yatmak, uzun saçlar okşamak, lodos koklamak, ispanyol gitarı dinlemek, bahçeleri karakalemle kopyalamak, zeytinyağına ekmeğimi bandırmak istiyorum, mavi-beyaz kır kahvelerinde soluk almak, denizin dibinde tortop olup, gözlerimi kapatmak...

Oysa kış vazgeçmiyor benden. Dudaklarım kuruyor, kemiklerim çatırdıyor. Seslerinden uyuyamıyorum. Kuşların sevmediği bir yerde yaşıyorum. Kara-kuru dallar gökyüzüne tuzak kurmuş gibi tehtidkar. Herşey aç, herkes kaçık. Aklıma geleni söyleyebileceğim kimse yok, kimsecik.

Korkmuyorum, vadinin rüzgarlı, ıslak koyuyeşilinde yaşayan cüceler hayal ediyorum. Tatlı tatlı şarkılar söyleyip eğlenen, küçük evlerine odun taşıyan. Uzun sürmüyor; koca, çirkin bir kuzgun gelip konuyor üstlerine, hırpalıyor, ısırıyor cüceleri; ciyak ciyak bağırıyorlar. Kışın çatık kaşlı mahlukları içimdeki masalları yiyor.

Ama bahar gelecek, biliyorum, bütün yeryüzü -ve gökyüzü-içimdeki sıcak aşkın yanına sokulacak. Rüyalarıma imrenecek, akışkan varlığıma özenecek, bana benzemek isteyecek herşey. Yaşayan kimsenin ayakları yere değmeyecek, hepsi etrafımda toplanıp uçuşacaklar.

O zaman, koca bir yazı ömrünün garip sırlarına karıştırmış olan ben, hiçbirine dokunmayacak, kimseyi dinlemeyecek, sadece izleyeceğim. Varoluşun kıvrımlı hatlarını, kontrolsüz akılların oynak dansını, orada ve burada aynı anda olmak isteyen şuursuzları, aşka açlıklarından organ yiyenleri, sindiremeyip kusanları, zamana duyarsız kalpleri, ışığa duyarlı pervaneleri, rakkasları, ruhları hassasları, suçları, suçları ve suçları. Bütün kabahatleri göreceğim, beğendiklerimi ipe dizeceğim, başıma taç, kulağıma küpe yapıp gezeceğim. Vicdanlarını toz haline getirip, üstüme başıma serpeceğim. Mis gibi kokacağım.

Göreceksiniz, şimdi kış uykusunda olan bunca şeyin, mahmur saçmalıklarıyla çok eğleneceğim baharda. Titrek elleri beni gösterecek kıskançlıkla. İlk kez herkesten daha dayanıklı, daha dengeli olacağım ömrümde. Hem de tek bir yazın hebası karşılığında.

Sonra, onlar bana dönüşürken, ben kışa dönüşeceğim. Ömründen sayfa atlamış birisi olarak, o yaz neler olduğunu hiç bilemeyecek, bir daha hiçkimseye yetişemeyeceğim.

23 Aralık 2009 Çarşamba

fünf

Masal şöyle başlamıştı:

Puslu iki dağın arasında kurmuştuk kampımızı. Çadırın hemen önünde ateş yakmıştık. Temiz hava, toprak, odun kokuyor, sen gitar çalıyordun. Sıcak şarap vardı, dolunay tepedeydi; hepsi bir klişenin kusursuz bileşenleriydi.

Ellerine bakınca birbirlerine ettikleri hizmeti görüyordum. Doğduğundan beri köle ve efendiydiler. Bir el diğerini yıkardı; biri arpej atar, diğeri akor basardı. Biri sakin, diğeri heyecanlı iki üniteden oluşmuş çılgın bir ekiptiler.

İşte yanındayken benim de bulunuşum böyleydi. Aynı anda hem huzurlu hem histerik. Aklımla kalbim, vardiyalı olarak birbirinin efendisiydi. Yin-yang şekilleri gibi birbirine dolanan dumansı iki ruhtum. Çok kadındım ve çok erkek.

Gülümsedim böyle düşünürken. Yayvan, kapalı dudaklarımı gözlerinden kaçırdım. Gitarı dinlemeye devam ettim. Yoksa çalmayı bırakıp, sorabilirdin neden güldüğümü. Cevap veremezdim; "yaşlı bir bilgeyim ya da çaylak bir fahişe!"

Sonra burnunu fark ettim yine. Her gördüğümde yaptığı gibi, bana aslında çirkinliği sevdiğimi hatırlattı. Öyle güzel ve kusursuzdu ki, yanında, kendi burnumun çirkinliği çırılçıplak meydandaydı. Kendimi sevdim sayende; çirkinliğimi; çok çirkindim ve çok güzel.

Aya baktım. Beyaz bir masal sisinin içinde kaybolmuştu. Karanlık çökmüş, gözlerim birşey seçemez olmuştu. Olsun, ben o çadırın önünde oturuken bir harikaydım, daha fazla görmek gerekmezdi. Kulak kesildim, gitar vardı ve dağın sesleri ve de sisin.

-o-

Orada, o çadırın önünde öyle güçlüydüm, kendimi öylesine seviyordum ki ölmek istedim; göğsümü dörde ayırarak. Ölmek için gereken cesaret ve güzelliğin yıkımına duyduğum açlık çadırın önünde oturuyordu bizimle. Tek eksiğimiz ölümdü, ama sen "olmaz" dedin. Herhalde ölecek daha iyi anlar peşindeydin.

Benim güzel dualitem; turşuyla yenen reçelin garip tadındaki varoluşum; ağlamaklı gülüşlerim; hepsi tantrik anın o "psychedelic" tokluğunu -ve de açlığını- anlatmak için oradaydı. Fakat senden başka gören yoktu. Onlarca çocuk yapmak istedim, görebilsinler diye. Onlarca çocuğumuz; bizi ebeveyn seçen ruhlar, dağların yanıcı havasını içlerine çeksin, tek kazanda eriyen her zıtlığı öğün etsin ve bu dünyadan alacaklarını alıp bir daha gelmesinler diye.

Seninle ikimiz Tanrının açtığı bir kursun iki öğretmeni olalım istedim.

Ama sonra olan oldu; dünya beni eteğimden çekti; Tanrı Zaman huysuzlanmıştı. Bacaklarımı kapattım, bir taksiye atlayıp, terkettim dağları, çocuklarımızı ve seni. Arkamdan bakışını retinama yonttum. Yolda giderken bir elim diğerini boğdu. Gözlerimi devirip, içimi çektim. Şimdi başka bir masal dinleyecektim.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Are you crazy people?

Herkeste bir çok kimlikli oluşa dem vurma tribi çarpmakta gözüme- bloglarda 3 kez, dış yaşamda 2 kez karşılaştım bir haftada. Eni konu açıklıyor bir de herkes; şurda bu ben, şu halim şöyle, burda böyleyim.
Salak mısınız lan?
Yeni mi gördünüz?
Peki aynada da farkedebildiniz mi değişken kimliklerinizin kendi yüzünüze sirayetini?
Birbirinizin kimliklerini, picasso resimleri gibi uzayıp, bükülerek değişen suratlarınızda görmeye ne zaman başlayacaksınız peki?
Annenizin kimliklerini ne zaman göreceksiniz suratında, yürüyüşünde, gülüşünde?
Sevgilinizin, kardeşinizin?
Çoklu kişilik bozukluğuyla yeni mi tanıştınız? Şizofreni de gelsin mi arkasından?
Şimdi keyifli geliyor değil mi Multi-ID halleriniz?
Napıyosunuz?
Oynamayın kimliklerinizle, sikilirsiniz... görmezden gelin onları... geçer.
ikiye indirene kadar kendimi ebem sikildi...

4 Ağustos 2009 Salı

darkness of a nation

" Not Every Bulb Shines " says the talented artist Murat Suyur. To visit his gallery on DA click on picture.