hiç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hiç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2012 Çarşamba

antibacterial


El Empleo / The Employment from opusBou on Vimeo.


Herkes birilerinin çalışanıysa piramidin üstünde kim var?

Hergün bu simulatif yaşantı bataklığında hem köleyi hem efendiyi oynamaktan, sanki çok matah bir oyunmuş gibi bu saçma rolleri üstlenip poz yapmaktan ölesiye sıkıldım. Gerçek bir toplumsal devrim için; içinde "pazar", "tüketici" "çalışan" ya da "yönetici" sözcüklerine yer olmayan bir sisteme geçmek, bu iğrenç projeksiyondan kurtulmak için ölmeye hazırım. Ruhum ancak bu pislik çarkına çomak sokarsa huzura erecek.

Kurtuluşun her koyunun kendi bacağından asılışıyla mümkün olacağına inanan mistik yaklaşımın bile bu sisteme hizmet ettiğine inanmak üzereyim. Yani dini, inancı ya da ilkeleri bütün insanların bile bu çarkı yağlayanlar olduklarına.

Sistemin karşıtı elbette sistemin parçasıdır. Maddenin karşıtı antimaddedir. Tanrı aksini yarattı ki kendini görsün....

Bu dualiteden ölesiye sıkıldım. Nötr denen yerde bekleşmekten yani aslında bir üçgenin içinde dönmekten de.

Dördüncü birşey lazım. Yeni bir fizik kanunu, yeni bir insan türü, bambaşka bir algı; yeni bir renk frekansı ya da canlılığın "- 0 + " sarkacından çıkmış yeni bir formu gibi. Ruhum artık bu plana dahil olmak istemiyor. Gittikçe tek bir devlete dönüşen, köleleşmiş, algısı, psikolojisi bozuk dünya toplumunda var olmaktan utanıyor. Ruhumun aklımla anlaşabildiği zamanlar geride kaldı. Şimdi aklıma yalvarıyor; birşeyler yap ve beni buradan kurtar.

Öğrendiklerimi süzdükten ve uzun uzun düşündükten sonra anlıyorum ki, bizler şu koca evrende birbirine bağlı "şey"leriz. Görüyorum ki karşıt durdukça zıttımı güçlendiriyorum. Görüyorum ki nefes alış-verişim, o koca kibriyle tanrıyı var ediyor. Görüyorum ki isyan ettikçe topluma hakim olmak isteyenleri uyarıp tedbirler aldırıyorum. Ben daha sesimi komşuma duyuramadan o beni duyuyor ve güçleniyor.

Öyle birşeyin içinde öyle şeyleriz ki biraz gözümüzü labirentten yukarılara kaldırdığımızda bize tasarlanan bu deneysel rollerden kaçamayacağımızı görüyor ama yine de o peynirin peşinden dar koridorlarda kafayı -gözü çarpa çarpa, çaresiz koşturmamızdan ve sonra da sanki yaptığımızın "aramızda" bir anlamı ya da farkı olabilirmiş gibi "günaydın sarışın, bugün nasılsın?" ya da " akşama biz de toplanıp şu meseleyi konuşalım" diyebiliyoruz.

Yapışkan, ağdamsı, uzayan ve kötü kokan bağlarla birbirimize bağlanıyor, birbirimizin gözünü boyuyor, sesini boğuyor, normalleştiriyoruz. "Tek devlet, tek yönetim" diye sözümona ince hesaplar yapanlar bile bir başka gözboyacısının kapısında paspas olmaktan ileri gidemiyor. Bir lamın üzerinde yaşayan bakteriler gibi vıcık vıcığız. Ömrümüz hiçbirşey anlamaya yetmiyor.

Çok utanıyorum. Ne yaptım da dünyaya ve insan bedenine tıkıldım, bilemiyorum. 

Laboranttan af diliyorum.

Beni burdan çıkarın!

24 Ocak 2012 Salı

yeryüzünü terk

Bir kelebeğe hiç birşey yaptırmaya gücün yetmez. Ondan milyonlarca kat güçlü olduğun halde tersine işler güç kanunu. Omuzuna konması için mesela, güç uygularsan, ince ve güçsüz kelebek ölür. Zekanın gücü de işe yaramaz, eğitmek istesen mesela; evcilleştirmek, ömrü yetmez. Kelebek, ancak ve ancak senden korkmazsa omzuna konar. Senden korkmaması gücünle değil güçsüzlüğünle ilişkilidir. Ya da belki acıdan yanmışsındır ve iyi niyetten başka evrene verebilecek birşeyin kalmamıştır, o zaman belki kelebek senden korkmaz ve kısa ömrünün kıymetli anlarından birkaç saniyeyi senin o çökmüş omzunda deneyimlemekten kaçınmaz.

-0-

"Senin bu kelebek sevgin ne olacak?" dedi bir gün arkadaşım. "Kelebek sevgim mi, o nereden çıktı?" "Etrafımızda" dedi "mutlaka kelebekli birşeyler var!"... Geçiştirdim, kelebekleri sevecek bir kız değildim. Neden sonra farkettim ki, kelebekler etrafımı gerçekten sarmıştı; evimde kelebek kanatlı peri bibloları, ellerimde kelebekli yüzükler, kelebek resimli defter kapakları, yazılarımda "kelebek" takma adlı kahramanlar...

Ya kendimi bir masal dünyasında sanıp onlarca kelebeği etrafıma toplamıştım ya da acıdan yanmış, omuzlarım çökmüştü ve kelebekler ben farkında olmadan etrafıma üşüşmüştü. Muhtemelen ikisi de olmuştu. Acıdan yanarken bu dünyayı sahte ve acımasız bulup masal diyarlarına saklanmıştım. Orada beni sakinleştiren rüzgar sesleri ve orman kokuları duyumsamış, çaktırmadan, bu sırrımı kendime hatırlatır gibi, kelebekleri etrafıma serpiştirmiştim. Çünkü kelebekler sakindi, hafifti, özgürdü, benim iki dünyam arasında harika bir sembolik köprü olurdu.

Bugün, sonunda ben de, kendimi sakin ve hafif hissettim. Yanlış anlama, acının gövdemin içinde yanması, içimde isten, dumandan ve kokudan bir bulut oluşturması sürüyor. Ama ben bugün yeni açılan bir algı kapısından içeri girdim, sakinleştim ve hafifledim. Algıladığım şey şuydu: artık yüzeyde yaşamaya çalışmamalıydım. Ve devamında: yüzeyde ihtiyaçlarımı gidermek uğruna, ruhumu hiçe sayanlara onlar istemediği halde "biriktirdiğim ben"in derinliklerinden parçalar koparıp sunmamalıydım. Ve sonra: ihtiyaçlarımı karşılamak için düşüncesizce paha biçtikleri hizmetlerinin karşılığı, acının dumanıyla tütsülenmiş kalbimin en pembe yerinden fletolar olamazdı. Üstelik bu gurme bir tatdır, muhtemelen beğenmez, gider basit bir tavuk göğsünün yada başka löp etlerin peşinde koşarlar. Bu hizmetleri karşılığı onlar olsa olsa, sığ sığ gülüp konuşmamı, hırslarını satır aralarına yerleştirdikleri konuşmalarını dinlememi ve ekstremitelerime çeşitli şekiller vermemi isterler.

"Hayır, bu ticarette benim mallarımın bedeli yok. Benim kelebek kanatlarım, yanık kokan iç organlarım ve kanlanmış gözlerim var. Bunlar, batan geminin derinliklerde yatan malları; dünyanın yüzeyinde beş para etmezler. O yüzden ben en iyisi, yüzeyde yaşamaya, yüzey insanlarıyla takas yapmaya ve ihtiyaçlarımı orada karşılamaya bir son vereyim".

Algı kapısından çıkışım öyle şaşalı falan da olmadı. Yani bir kafama dank ediş ya da parlak bir ışıkla aydınlanış  yoktu ortada; bir "halleluyah"! Usulca geri çıktım o odadan, sadece anlamış, sakinleşmiştim.

Hala özgür hissetmiyorum, belki daha onlarca kapıdan geçmeliyim. Fakat ne kadar ince, güçsüz ve hafif olduğumu biliyorum. Benim yerim ya gökler ya da deniz dipleri, yeryüzü değil. Takas ancak, korkmadıklarımla; acıdan yananlar ve iyi niyetlilerle olabilir. Omuzlarında uyur, rüyalar görürüm belki, acınası, kısacık ömrümün küçük bir kısmında. Karşılığında rüyalarımı anlatır, onları eğlendirir, acıdan yanan kalplerine su serperim. Sönmek isterlerse tabi.

-0-
Farkındayım, uzun zamandır yazdığım en kendinden iğrenmeyen yazım. Ne oluyor, yoksa götüm mü kalkıyor?

10 Ocak 2012 Salı

Hich Cetveli

"...kaçarken, saklanırken, hayaller kurup safiyane, umutsuzca ama bazen de boş bulunup umuttan gebererek gerçekleşmelerini beklerken, keşke elimizde bir cetvel olsa da hayattan ve eski kendimizden uzaklaşma mesafelerimizi aylık olarak raporlayıp arşivlesek. Sonra da yıllık denetlemeler yapsak kendimize, feedback versek "hm, hich hanım, bu yıl biraz fazla uzayıp gitmişiz, yakınlaşmak için hayata, şu tedbirleri derhal alınız" desek... Belki o zaman uçurumları farkedebiliriz adım atmadan önce..."

Gorgonthalas 'ın bir yazısı için bırakmışım bu yorumu... Kendimize yakınlığımızı denetlemeye ilişkin bir ölçme aracı önermişim. "Hich Cetveli" koymuş O da adını (Gorgonthalas, 2011).

İşte, Hich  Cetveli'ne göre 2011 için denetleme raporum:

Ocak- Yeni bir yıl, ülkeme geri dönüşümün yeni heyecanları, eski aşk, yeni heyecanlar var, kendimde sayılırım. Kendime yakınlığım %80
Şubat- Mutluyum, hayatıma dair incelemeler yapıyorum, kendimde sayılırım. Kendime yakınlığım %80
Mart- İncelemelerin sonucunda korkunç veriler elde edip, büyük üzüntülere gark oluyorum, hiç ama hiç kendimde değilim. Kendime yakınlığım %40
Nisan- İncelemeler, korkunç veriler, vaatler,  kalp kırıklığında ömürlük bir son nokta, yok oldum. Kendime yakınlığım % 3
Mayıs- Üzüntümü yutmak için büyük çabalar veriyorum, birilerine inanmak istiyorum, beni kurtarsınlar istiyorum, boş umutlar adasında bir başımayım oysa. Kendime yakınlığım %15
Haziran- Başka türlü bakmaya çalışıyorum hayata, insanları başka halleriyle görmeye, sonuç hep hüsran, herşey boktan, ben de dahil.  Kendime yakınlığım %30
Temmuz- Zırva umutlarımla tatile gitmek için uğraş veriyorum, kısa tatiller, kısa kısa kendime getiriyor beni.  Kendime yakınlığım %50
Ağustos- Gerçek yüzler belirmeye başlıyor, özel anlar beklemeyi kesiyorum, herkes kendi derdinde, ben baştan ayağa bir derdim. Tatiller sürüyor ama acı hala mesaide. Kendime yakınlığım %40
Eylül- Yılın en önemli ayı, sürekli mutsuzluğumu kabul edip bir karar alıyorum, bağrıma taş basarak en azından "bir şey yapıyorum", artık kraliçe Elizabeth gibi bakire yaşayacağım(!) Kendime yakınlığım "bilinmiyor"
Ekim- Kendimi gözlüyorum, bunun bir hastalık olduğuna inandım, iyileşmeyi bekliyorum, biraz da olsa güç topluyorum. Kendime yakınlığım %40
Kasım- Aklım gel-git, duygularım taşkın, yaşamak zor, istikrarlı olduğum tek konu çalışmak, gerisi ağlamaklı Kendime yakınlığım %50
Aralık- Biraz yükseldim, hala kötü bir veri akışı var eski hayatıma dair, ama ben kendimi yüceltmeyi biraz başardım. Kendime yakınlığım %60

Sonuç: Eylül ayı kendine yakınlık oranı "0" kabul edildiğinde yıllık ortalama kendine yakınlık: %31,3 bulunmuştur. Subjenin kendini ifade edişi de dikkate alındığında 2011'de kendisi için iyi giden pek birşey olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta 2011'de algılanan %68,1 oranındaki  "kendine uzaklığı"  subjenin, bu yıl boyunca deyim yerindeyse travmatik bir varoluş sergilediğine işaret etmektedir.

"Bilinmiyor" verisi nedeniyle Eylül ayını ortalamaya dahil etmediğimiz, daha optimistik ikinci bir yaklaşıma göre ise subjenin 2011 yılı boyunca kendine yakınlığı %44,3 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuç yine de ortalamanın altında, "vitality" ve kendine yakınlık ilişkisine göre, oldukça "down" bir yıla işaret eder.

Yorum: Anlaşılacağı gibi Hich Hanım, koca bir yılı limbik sisteminize kurban vermiş, amigdalanızın hegamonyası altında yaşamış, duygu kanallı bağımlılıklarınızla bir zavallıya dönüşmüşsünüz. Kahrolası limbik sistem, açgözlü ve nankördür bilmez misiniz? Bakın nasıl da hala yeni günlerinize göz dikmiş, 2012nizi harap etmekte! Hich Hanım, bu negatif geri besleme yüzünden özür dileriz ancak, ekibimiz derhal düzeltici tebirler almanızı; yaşamınızda urlaşan o korkunç meseleleri bir an önce sinir ağınızdan uzaklaştırmanızı salık verecektir.  Bu servis ücretsizdir.

28 Ekim 2011 Cuma

wanna sprinkle myself to the humanbeing

MANİFESTO
Varoluşuma ve devinimime psödo-bilimsel, karanlık yaklaşımlar...
(Dikkat reklam içerir)

* İnsan en az üç kişidir: duyguları, mantığı, ruhu. Bunlar ayrı telden çalma eğilimde, insan denen bozulmaya kararlı, entropik varlığı göçertme niyetindedir. Üçünün sürekli dengesi sadece "an" denen halin sürekli yakalanmasıyla mümkün olabilir, yani ya mümkün değildir ya da insan big bang'ten önceki durumunda ve yahut komada yaşarsa mümkündür. Meditasyon, evet kısa süreli çözümdür ama sen aptal insan düzeninde çalışmak, aptal hayvan düzeninde yemek ve üremek zorunda olduğundan  meditatif kafayla dolaşman ütopiktir.Yani insan zamanının büyük çoğunluğunda dengesizdir.

* İnsan, hücrelerinde bile intihar taşır; lizozomlar, kasları eritme, yaşlı dokuları yok etme görevleriyle insanı bir yandan öldürürler. Yine entropi... İnsan canlılığı, aslında, girdiler- işlemler ve çıktıların dengesini kurma savaşıdır. Bu formülü bilmek işe yaramaz, can hıraş savaş hiç bitmez, insan aslında sadece devinir! Boşa anlam aramak ruhani bir kaptırıştan öteye gidemez.


* Tohumunun kimyasal-genetik çekim olduğu söylense de "aşk" bütünde bir inançtır. Kimse aşık olduğunu "sanmazsa" aşık olmaz, ancak buna kendini inandırırsa aşık olur. Aşk, konsept olarak paganizmden uzak, üç büyük dine daha yakın, sufizme daha da yakın ama en çok da bhaktiye yakın bir inançtır. "Herşeyi sev" diyenlerin baş ritüelidir. Herşeyi seven en sonunda aşkı sever, sonra da b.ku yer. Duygularından başka hayatını sahici kılacak birşeyi kalmaz elinde. Duyguları hormonlarına bağlı olduğundan kahvaltıda yediği peynirin gramajı bile zavallının yaşam algısını değiştirebilecektir. Böylelerinin dengeli ama tek düze beslenmeleri, monoton yaşamaları ve aşırı sosyalleşmeleri (bu kontrast işi çığrından çıkarır) gerekirki yaşamları iyi gidiyor zannetsinler.

* Evlilik bir kardeşlik anlaşmasıdır. Kardeşimizle üreyemediğimiz için örgütlenirken güvenecek başka birini bulmamızla ilgilidir. Aile şu kavramlar olmadan anlaşılamaz "mülk", "kazanç", "ebeveynlik", "pedagoji", "sosyal sınırlılık", "yalan", "aşk". İnsan evlenmeden önce bu kavramlara oturup çalışmalı, entelektüel birikimin güçlendirmelidir ki çıkması hayli olası evlilik çatışmalarında kaçacak zihinsel delikler bulsun.

* İnsanlar, Huxley'in sınıflamasındaki alfa, beta, gama gibi, bilinç düzeyleri ve fiziksel güzelliklerine göre ayrılırlar. Bu ayrımın, çeşitliliğin sebebini kendi inanç sisteminizde bulabilirsiniz: Allah'ın işine karışılmaz, gamalar kötü karmalı enkarnasyonlardır ya da büyük patlamanın randomize adaleti, farketmez. Bu ayrım vardır, bazılar hem güzel, hem akıllı, hem şanslıdır. Bunu bilmek işe yaramaz, kendini işe yarar hissettirmez, kabullenmek söz konusu değildir. İnsan, hep diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünürek rahatlar; daha akıllı, daha güzel, daha farklı... Artık nereden tutturup kendini kandırabilirse...

* İnsanoğlu çeşitli olsa da mutsuzluk tektir. Alfa da gama da kendini mutsuzluktan korumak için sözümona neden-sonuç zincirleri inşa ederek kendine interaktif ilüzyonlar yaratır, oturup bunları izler, rol alır, alkış bekler. İnsanın bunun bir ilüzyon olduğunu görmesi ancak travmalar ya da uzun süren monotonluklar sonrası çöküntüler ile mümkün olur ki o zaman da hemen yenilerini inşa etmeye başlar. Yoksa insan, yordanamaz evren sisteminden atom altı parçacıklarına varan bir "saçılımın" değersiz bir alt sistemi oluşu fikrini kaldıramaz, yanar. Gurular, bu fikre varıp yananların, kendilerine "ama sen çok değerlisini" binbir şekilde söyleyip ikna etmeleri için arayıp buldukları insanlardır. Gurular, bir nevi, yangın söndürücü tinsel iluzyonları insanların yüzüne sprey gibi sıkan, kendi varlıklarını yukarıdaki üçlemeden ruha daha yakın bir konuma yerleştirmiş kişilerdir. Her halukarda dengeleri, aptal aşıklarınkinden daha garantitedir, kahvaltı yapmasalar da olur.

* İnsan mutsuzluğu evren kadar bakidir ve "mutluluk", mutsuzluğun olmadığı yere verilen addır. Seni mutluluk yalanlarıyla kandırmak isteyenler önce ruhtan bahseder, onu kutsar, ululaştırır. Ancak bu binbir türlü kutsanışının ruha tanıdığı imtiyaz, mantığın tek bir cümlesiyle yerle yeksan olabilir. Mantık/us, ruha böyle hükmederken, duygulara hükmedemez. Duygulara ruh hükmeder... Mantığa da duygular... Kuyruğunu yiyen bir yılandır işte insan. Sadece devinir, devinir, koca bir sıfır çizedurur.

*Abraham Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde  sırasıyla bir nevi fiziksel, duygusal, ussal ve ruhsal ihtiyaçları karşılmak zorunda olduğumuzu söyler. Yanılmıştır. İnsan ilüzyonlarını hafife almıştır. İnsan öyle bir varlıktır ki aşk acısı sanrısına kapıldığında mesela, yemek içmek istemez, açlık tanımaz, aşkı onun tek gerçekliğidir. Ruhani esrikliğiyle bir derviş, kırk gün yemeden, içmeden durabilir. Veya rasyonel ihtiyaçlarını, örneğin okulunu bitirmeyi, iş bulup çalışmayı es geçen bir kişi, ruhsal deneyimler peşinde koşabilmektedir.  Bu işte her zaman bir sıra olmayabilir. Üstelik istisna sayılan bu örnekler kanımca hiç de azımsanacak istatistik değerler değildir. Maslow yanılmıştır; insanı, ihtiyaçları değil ilüzyonları yönlendirir.

29 Eylül 2011 Perşembe

things are gettin' kinda gross

a sip of bourbon a bite of cherry pie a sniff of cocaine a little bit of cry  a little bit of gaze a little bit of daze a sip of tears a little bit of fear a puff of dope a bunch of thoughts a little bit  hope a little bit doubt a look at the mirror a trick of a winner a torn on the face a little bit sour a little bit fake a sip of bourbon a bite of garbage a hole in the soul the hole causes damage a little bit of dance a little bit of high it's a kinda music but it's kinda gross
h. 

 
Pic: Chema Madoz
See the gallery here

21 Eylül 2011 Çarşamba

0 (sıfır)

Hayatım canlı, ben cansızım.
Sakinim mi demeliydim.
Değişiyorum.
Sessizce kabuk değiştiriyorum. Kimse farketmiyor.
Hücrelerim yenilendikçe, yüzüme, ellerime sinen koku zerreleri,
tecrübelerim toz olup havaya karışıyor.
Saçlarımı yıkadıkça, tırnaklarımı kestikçe unutuyorum.
Atığa dönüşen tuhaf bir hikayeyim.
Sonu belirsiz bir filmin son bölümüyüm.
Kültüm artık, sıradan bir hayatın elbiseleri içinde.
Kimsenin anlamasının gerekmediği, öylesine birşeyim.
Hiçim yine.
Mutsuz değilim, mutlu da.
Kadın değilim, erkek de.
Ne yinim ne yang.
Sıfırım.
Bütün tuhaflığımla....



















Pic: Nemo et Nihil

7 Ocak 2011 Cuma

noose

Her geçen gün daha geniş bir açıyla gördüğü dünyayı aynı zamanda daha fazla pas ve çürük renklerine bulanmış görüyordu. Ve her gün bu "bitmek üzere" hissi daha da kuvvetleniyordu.

Kelebek'in ilki 10 yaşında olmak üzere birkaç intihar deneyimi olmuştu. Kendini uzunca bir kumaş parçasıyla boğmaya kalkışmış,  bağladığı düğümü açmak için çırpınmış, gözlerinden yaşlar boşalmış, çok korkmuş, nihayet düğümü çözdüğünde ise kimseye birşey söylemeden, suçlu suçlu gidip yatağına yatmıştı. Daha sonraki yıllarda birkaç kez ecza dolabındaki bir yığın ilaçtan onlarcasıyla- her defasında dozu artırarak- kendine kokteyller hazırlayıp yutmuş, yatağına yatmış, sabah da sapasağlam kalkmıştı. Son olarak bileklerini kesmeye kalkışmıştı. Ancak sarhoş olduğundan becerememiş kollarını çizik içinde bırakmıştı.  Yakınları onun bu intiharcıllığını şaka yollu anlatışından bilirlerdi. Kuzeni henüz 16 yaşındayken ona Niçin İntihar? adında bir kitap bile hediye etmişti. Kelebek bunu hiç okumadı. Belki de intiharcıl karanlığın içinden çıkmasını hiç istemediğinden. Belki de bu karanlıktı geceleri annesi dönüp bakmazken  onu emziren.

Aylar önce başlayan bu tuhaflığı da yine bu karanlıktandı. Sırtı ürperiyor, bazen bir huşuyla bazen de korkuyla kaplanan zihni olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Bu duruma mistik anlamlar yüklemeyecek kadar geçmişti o mistik yollardan. Mistik yollar semptom tedavi eden ilaçlar gibiydi. Asla gerçek kendinin çürümüşlüğünü iyileştiremezdi. Bu "tuhaflık"ta da mistik hiç birşey yoktu. Sadece Kelebek'in kendisi kendisine aval aval bakmakta, gördüğü şeyi bazen beğenmekte bazen de ondan ürkmekteydi. Hepsi buydu işte. Ve bu vizyon çok sıklaşmıştı. "Fabrika ayarlarında" zaten depresif bir yapısı olan, bu yüzden günlük akışa kendini zar zor bırakabilen Kelebek, bu durduk yere karşısına çıkan tuhaflık yüzünden iyice içine kapanmıştı. Yalnız kalmak istiyor, yalnız kalınca da kah ağlıyor kah gülüyordu.

Kimselere anlatamıyordu bu halini. Zaten anlatsa da kim inanırdı ki? 30 yıllık ömrünün büyük kısmını takdığı maskesini tasarlamak, dikmek, dikişlerini sağlamlaştırmak, onarmak sonra yeniden tasarlamak, değiştirmek, dikmek ve sağlamlaştırmakla uğraşmış; maske o kadar güçlü, etkileyici ve sağlam olmuştu ki görenler Kelebek'i tek kelimeyle "hayat dolu" olarak tanımlayabilirdi. Kolaydı işte hayat; iyi maskeler takar, "iyi bilinir"diniz.

Gün geçtikçe Kelebek'in bu tuhaflığı "bitmek üzere" hissine dönüştü. "2012'de dünyanın sonu gelecek" diye dürtmüştü içinden bir ses, sandal ağacı ve paçuli karışımı bir tütsü kokusu gibi içinden yükselerek, "mutlaka onu hissediyorsundur". Mistisizm'in vantuzlu kollarına  bir kez düştünüzmü kolay kurtalamazdınız işte böyle. Geçiştirdi bu sesi Kelebek. Aslında ne olduğunu anlamak için iyice dikkatli baktı. Saltık bir "bitmek üzere" hissiydi işte, başka hiç bir şey değildi.

O zaman anladı Kelebek ne yapması gerektiğini. Bir kağıt kalem alıp başladı yazmaya. Aşağıdakileri karaladı çabucak:

Bir çiftçinin uzaklardaki bir köyde ya da bir mahkumun bir metrekarelik hücresinde zahmetsizce yapabileceği, belki de intiharların en ilkeli ama en şiirseliydi kendini asmak. Bir parça ip, herkesten çok cesaret, hepsi bu.

Nasıl bir ip, nasıl düğüm atılır diye düşündü. İnternette buldu cevapları. Birkaç metrelik kalın bir ipe düğüm atılır. Aşağıdaki gibi:

Ardından düğümün açık ucu tavandaki ya da başka bir yükseklikteki sağlam bir kancaya sıkıca düğümlenir. Bir sandalye ile ipin sonlandığı yüksekliğe erişilir. Düğüm sol kulağın arkasına gelecek şekilde ip boyuna geçirilir. Sandalye bir tekmede devrilir.

Kelebek bütün bunları yapmadı elbette. Bir kenara yazıp, beklemeye karar verdi. Belki biraz temiz hava almalıydı belki de sadece karnı açtı. Belki de bu "bitmez üzere" safsatasının kendisiydi bitmek üzere olan. Belki de o  yuvalanmış karanlık, içinden başka bir yere taşınmaya karar vermişti...

"Hayır" dedi, "lütfen beni bırakma!"





Not: Yukarıda verilen intihara ilişkin bilgilerden bu hikayenin yazarı sorumluluk kabul etmez. Nitekim bu bilgilere internetteki saygın kabul edilen pek çok siteden ulaşılabilir. Örneğin tıklayınız 

22 Kasım 2010 Pazartesi

21 Kasım 2010 Pazar




It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over 'cause we're uncomfortable

Oh well the devil makes us sin

But we like it when we're spinning, in his grin.

Love is like a sin my love
For the ones that feels it the most

Look at her with her eyes like a flame

She will love you like a fly will never love you, again

Oh, ho..

It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over when we're uncomfortable

Oh well the devil makes us sin

But we like it when we're spinning, in his grin.

Oh, ho,..

beni dinle!!!



paradise circus - massive attack

11 Ekim 2010 Pazartesi

straight ahead

İçi kokmuş tulum kafalı, ezik toplumun geviş getiren ağzına verecek, kör gözlerini zorla açacak, o neandertal, dar alınlarını karışlayacak bir komünite varsa o da gay komünitesidir herhalde... Bugün, hayatımda ilk kez katıldığım bir gay yürüyüşü ve festivalinde iyice anladım, varlıklarının kerametlerinin neler olabileceğini...

Heteroseksüel birisi olarak gay haklarını savunmam ne kadar anlamlı olur bilmiyorum ama bence biraz daha yer açmak lazım bu üçüncü türe... En başta eğitim, sağlık gibi temel haklarını sosyal linçlere fırsat vermeden sağlamak, sonra da diğer haklarını; evlenmek mi istiyorlar, çocuk mu, çoluk mu vermek zorundayız, çünkü onlar zihinsel evrimimize gerek...*

Zira, toplumun major çokluğu olarak biz straight'ler** bir delinin örf-adet kuyusuna attığı bir taşla yüzyıllarca oyalanabilir, bir diktatörün peşinden sürüklenip aç-susuz kalabilir, bir din liderinin çizdiği tanrıdan ötesini aramaya gerek duymayabiliriz. Kadınlar ve erkekler olarak kendi maskaralıklarımızı anlata anlata bitiremez, sonra da gaylere palyaço görmüş gibi bakarız.

Belki biraz tabularımızı, adanmış hayatlarımıza olan bağlarımızı, o çok kutsal, pek ulvi değerlerimizi biraz eleştirsek bu kadar yosun tutmaz, paslanmazdık toplum olarak... İşte burada bu üçharfliler :) yargılayalım, korkalım yada sevelim, bizi başka türlü görmeye; bildiklerimizden, alıştıklarımızdan, öğrettiklerimizden ötesini GÖRMEYE mecbur bırakıyor. "Ben varım, işte burda, ister beğen ister beğenme... "

Davalarının "yüksek sesi" kulaklarımızı tıkamaya pek fırsat tanımadığı için de ske ske görüyoruz farklı olanı.. "Farklı olan" tek ırktan değil, her ırktan; tek dinden değil her dinden; bir yerden değil her memleketten gelip kendini burnumuzun dibine soktuğundan, ironiktir ki bu defa, ayrımcılığa düşkün insanoğlu, kendi türünün bu çeşidini kabul etmek zorunda kalacak. Yarı parçasını yıkımcı ilan etmiş bir insan evladı olarak burada göbeğimi kaşıyarak gülmek zorundayım, izninizle... FARK'tan bu kadar korkmasaydınız, evriminizde yüksek zekaya, eğitilmiş zihne, entelektüel fikre, sanata, sınırsız aşka ve paylaşıma eğilim gösterirdiniz de allah korusun, insanlığa bir nebze faydanız olurdu. Korktunuz, şimdi fark karşınızda yeseniz de yemeseniz de...

Türkiye'de çok fazla gay tanımıyorum. Türkiye'de, şu anda bulunduğum ülkedeki toplumun bu konudaki açıklığına ne zaman yaklaşılır, onu da bilmiyorum. Bildiğim, şeriat gelip hepimizi gay, straight ayırmadan fareler gibi kaçıştırmazsa, Türkiye'deki uykucu ve şakşakçı halkın burnunun dibinde gökkuşağı bayraklarının çok yakında sallanmasının, vatana millete hayırlı, uğurlu ve uyarıcı olacağıdır -şöyle temiz bir amfetamin kafası yaşatmalarını bekliyorum kendilerinden... Belki yazdıklarımın davalarına bir yardımı dokunmaz, ama bilinmelidir ki aslında onlar davalarını kazanırsa, bu insanoğlunun zaferidir: çünkü bu, bin yılların sersemliğinden uyanış ve farklı olanı yürekli bir kucaklayışla açılan yeni algılar getirecektir...



*:Peki, fizyolojik evrimimizi nasıl etkiliyorlar? Başka bir tartışmanın konusu ama çıkarımlarım bana bir sorun olmadığını söylüyor...
**:düz, heteroseksüel

RESİM: Festival alanı girişinde hıristiyan bir grup gaylere, kürtaja ve islama karşıt söylevler çekip bir anti-gösteri yapıyordu. Teyzem de (!) şıngır mıngır önlerinde dans ediyordu.. işte tam da bunu demek istiyorum... Daha fazla resim.

21 Eylül 2010 Salı

nude and blued

Nasıl ki Depeche Mode'un parçalarını her duyduğumda biri beni çıplak görmüş gibi hissediyorsam, yüzüne baktığımda gördüğüm o düz, güçlü, hiç kıpırdamayan ifade de bana hep aynısını hissettiriyor...

Bana her baktığında, kendimi senin o açıklanamaz çıplaklığınla eşit hissedene kadar soyunup dökünmem ve bunu yaparken de utancımı bastırmam gerekiyor. Mimiklerimi yüzümden kanatarak kazımam, sağa sola dalıp, ortalıkta dolanmaya bayılan bakışlarımı asıl bakmaları gereken yere sabitlemem ve ağzımı gerekli gereksiz açmadan önce düşünmem gerekiyor. Sen, mesela, sadece karşımda durup bana bakarken, ben dakikalarca soyunmak, yıkanmak, takıp takıştırdığım herşeyden kurtulmakla uğraşıyorum. O, tam da kaşlarımın ortası ile boğazımda aynı anda yanmaya başlayan karanlık, zamansız ve nadide güzelliğimin farkına varmak ve güçlü, ama tarafımdan çar-çur edilmiş zavallı benliğimin yavaşça belirmesini seyretmekle meşgul oluyorum. Omuzlarımdan aşağıya dökülüyor kabuklarım; karşında dudaklarım titriyor; ateş basıyor; aynı anda hem korkuyor, hem utanıyor hem de senin sahibin olmak istiyorum. Tek bakış, aylarca emek verilen o DM parçalarından daha hızlı kanıma karışıp, beni çırılçıplak soymaya yetiyor.

Yüzün, bir fotoğraf gibi, kafatasımın içindeki boşlukta uçuşarak savruluyor. Yüzünle oyalanıyorum. Kendimi her fırsatta, her telefon konuşması sırasında ya da her yorgun dakikanın dinlendirici dalgınlığında, elimde bir kara kömür-kalem, rastgele bir kağıt parçasına yüzünü çizerken buluyorum. Bazen kaşlarını, bazen de gözlerini çizemiyorum. Gerçekte hep dümdüz içime bakarken, kağıda geçirilince -seni kopyalamama izin vermezmişsin gibi- gözlerini benden kaçırdığın oluyor, ifadeni çizemiyor, nasıl baktığını anlatamıyorum. Yönümü tamamen şaşırıp kaybolduğum sokaklarda hissetiğim huzursuzluğun aynısıyla bakıyorum kağıda. Sonra, tabi ki buruşturup atıyorum çünkü; oradaki gerçekten sen olsan dudaklarım titrer; ateş basar; aynı anda hem korkar, hem utanır, hem de senin sahibin olmak isterdim.

Nasıl ki Depeche Mode'un bir parçasını dinledikten sonra şaşkınlığımla kalakalıyorsam başbaşa, sen olmayınca da üşüme, bulantı ve karmaşayla başbaşa kalıyorum. Şüphesiz, üşütmüş oluyorum, soyunup dökünmelerimin etkisiyle kafayı. Ve şüphesiz, iyileşmek için yansımalarının; belki fotoğraflarının, belki de kendi karalamalarımın peşine düşüp, seni canlı, kan dolaşımımı hızlı tutmam gerekiyor. İşte belki şu yazdığımla ısınmıştır kafam biraz. Hapşu. Belki de beter olmuştur, bilmiyorum.
Picture: Picasso "Blue Nude"

4 Eylül 2010 Cumartesi

nobodylovesnoone.

Kendini benden daha üstün, daha güçlü sanan karanlığın yavşak sırıtışı karşısında omuzlarım düşüyor, kamburum çıkıyor. Kabuklu bir mahluk gibi içime kapanıyorum. Ağzımı açasım, incilerimi dökesim yok.

İnsan içine çıkıp sonra da saklanacak, beni güruhun lagalugasından esirgeyecek bir delik aramak zorunda kalmamak için havasız odama ve onun suçlayıcı bakışlarına razı oluyorum. Üzerime gözlerini diken kirli duvarların kirli niyetlerini sezebiliyorum. Beni tam ortadan bölüp içimden kuluçka evresindeki bütün o kötücül parçalarımı, o çirkin paçavarları; o akla yatmaz paranoyak düşüncelerimi, dile dökülmez ayıplarımı, ele avuca sığmaz yaramazlıklarımı ortaya çıkarmak istiyorlar. "Kendi" sözcüğünün, etrafıma çamur gibi bulanarak beni düşürdüğü zor durumlara göğüs gerecek gücüm olsa duvarlara da meydan okurdum elbet. Kendimi bir yıkayıp paklayabilsem o duvarlara vururdum kafamı. Ama yapamıyorum. Basit bir Türkçeyle, kendimi gözden kaçıramıyorum.

Bu saçma odada böyle saatler geçip, içeceklerimi ve nefesimi tüketirken kafamı kaldırmayı akıl ediyorum. Gözlerimi halının çirkin deseninden çekince aynayla gözgöze geliyorum. Yüzüm biraz kızarmış, saçlarım dağınık ama çok güzelim. Hemen iyileşiyorum. Evet evet. Bütün karmaşa piksel piksel çözülüyor, ağırlığım havaya karışıyor, hafifliyorum. "Kimseyi sevmeyeceğim" diyorum durduk yere "hiç kimseyi". Duvarların başları eğilip, bakışları yere çevriliyor. Karanlık arkasına baka baka ufka yollanıyor. Yine yalnızım, yine çok mutluyum. Basit bir Türkçeyle yine siktiğimin kendisinden başka sarılacak bir bok bulamıyorum.

Pic: A lost man by jos_al

2 Ağustos 2010 Pazartesi

gecelik

Balkondan bakınca karşıda tek satıha dizilmiş apartmanları görüyorum. hemen her dairenin perdeleri açık. aradaki küçük vadinin karanlığına beyaz, sarı ışıklar saçılıyor. yaşayanlar yaşantılarını sergilemekten hiç çekinmiyor. kimilerinin televizyonlarında neler izlediklerini seçebiliyorum; bir tanesi sürekli porno izliyor, birisi de hep oyun oynuyor. teraslarda ya mangal yapılıyor ya parti veriliyor. şu terasta -benim gibi- yalnız başına etrafına bakınan bir kadın oluyor hep. şunda da tuhaf ışıklandırmalar var, yanıp sönüyor, kıvrılıp bükülüyor. bir keresinde oradan havaya içinde ateş yanan kağıttan bir balon bıraktılar. dönem filmlerinde rastlayabileceğiniz türden. yavaşça yükselip vadiden aşağı ilerlemişti.


Şu ara tatilden döndü herkes. tavla sesleri televizyon gürültüsüne karışıyor. ben sadece haftasonları gürültü yapıyorum. onun dışında fare kadar sessizim. bide bazen yüksek sesle ağlıyorum, onun da duyulduğunu sanmıyorum. kimilerinin gürültücü köpekleri var. ama hiç çocuk duymuyorum. her gece en güzel giyinen kadını seçiyorum. genelde şu 2. kattaki kazanıyor. haftasonları oradan buradan havai fişekler patlayınca cama yaklaşıyor. yürürken etekleri uçuşuyor.


Ayın arkasından sapsarı doğduğu binanın 3. katında alemci bir beyefendi oturuyor. her gece ahbaplarıyla içiyor balkonunda. bazen kahkahalar bazen koyu tartışmalar yükseliyor oradan.


Dolunay olduğunda vadi aydınlanıyor, ışık araya bir tül gibi geriliyor, dairelerde olan biteni pek seçemiyorum. o zaman da aya bakıyorum sadece. ay hakkında konuştuklarımızı hatırlıyorum. uykum geliyor.


Bir kadın var. her gece ya ütü yapıyor pencereye karşı yada camları siliyor. sanki pencereden kaçıp gitmek için fırsat kollarken oralarda oyalanırmış gibi. kırmızı koltuklarına oturduğunu hiç görmedim. kocaman göbekli, biçimsiz bir erkek var evde; kocası olasılıkla. dur bakayım... şimdi bir merdiven getirdi kadın, perdelerini yıkamış, onları takıyorlar beraber.


Geceyarısına yaklaştıkça ışıklar bir bir sönüyor, gece kuşları ve diğer hayvanlar susuyor. Onlar beni görüyor mu bilmiyorum. yada gözetliyor mu? yada vadinin benim bulunduğum yakasındaki evlerin perdeleri de açık mı hep? tek bildiğim tiyatronun yarın yine perde açacağı ve benim insan kımıltısına doyacak gözlerimin o ışıklar gibi bu balkonda ağır ağır kapanacağı. belki de kalkıp yatağıma gitmemeli, burada uyumalıyım. gece rüzgarı ruhumu yıkarken karanlık da onu besler, doyurur. gündüz güneşin -ve sözlerinin- erittiği beynimle kalbim katılaşır, donar belki; yaz ortasında sebepsiz yere üşümeyi anlarım.

11 Temmuz 2010 Pazar

ventosa

hava çok sıcak... her yer sis grisi... bir piano şakıyor bilgisayarımdan; dudağımı sarkıtıp, kaşlarımı çatıyor... aklımın 8 kolu 500 km uzuyor. sana uzanıyor. umarsızca saklanışına sebep arıyor...
nafile, vantuzlarım eli boş dönüyor.

çaresiz bekliyorum, belki dönüp bu tarafa bakarsın diye.

aramızdaki bluetooth frekansından kötü kokular geliyor. sanki yüzünü bir daha dönmeyecekmişsin gibi...
ağır ağır deliriyorum...
sıkıntıdan ve yoksunluktan kendimi öpüyorum. önce kollarımı sonra aklımın kollarını. "biz iyiyiz" diyorum, "iyi olacağız"... sana teşekkür ediyorum içimden, duygudurum kontrol antrenmanı yaptırdığın için. sonra skilmiş pollyanna'yı da kendimi de uyutuyorum.
zaten herşey bir kabus.

painting: monica cook

21 Mayıs 2010 Cuma

as above so below

Pagan tapınağının bahçesine gıcırdayan kapıyı iterek girdim. Niyetim toprağa ve ağaca yakın bir kuytu bulup uyumaktı. Kökleriyle toprağın sırlarını ve sihrini emen bir ağaç beni beslerdi, belki karnında uyuyabileceğim bir çam...

Baharın absürd kokuları insanları delirtmeye yeni başlamıştı. Bakışlarındaki paranoyadan bihaber kendi hallerinde sokakları arşınlıyor, birbirleriyle konuşmak için tüm güçlerini harcıyorlardı. Yakında, güçleri tamamen tükenince deliliğe teslim olacak; aşık olup kendilerini hepten unutacaklardı. Ben de biraz yalnız kalabilecektim. Zaten o da gitmişti; uyumak için daha iyi bir zaman olamazdı.

Eski duvarın köşesinde bir ağaç vardı, meşe ağacı. Göklere tırmanmaya çalışan ruhu, taze yapraklarına zorla rüzgar şarkıları söyletiyor, bütün yaz konuşacakları o kadim dili öğretmeye çalışıyordu. Nemli toprakla memnuniyetle buluşan geniş gövdesi kendisine sokulmam için ısrar etti. Kırmadım; ceketimi çıkarıp toprağa serdim ve sırtımı yeni uyku arkadaşıma yaslayıp gözlerimi kapattım.


İşte başlıyoruz. ıııh... böcek mi o? değil heralde. ıh. çantamı yastık yapsam mı. neyse şimdi çok ıh.. hıhhhh. / deniz ne güzel. o kadın kim? anne? anne dikkat ett!! noldu? dalga, çok büyük bir dalgaydı. herşey ıslandı. güneş gözlüğüm.../ hhhh. hep deniz mi göreceğim ben böyle rüyamda. amma yaratıcıymışım!.. ıııh.. o gitti. olsun... cüce* gelip uykumu çalar mı? /.../ ıhh, sırtım. o gitti. içinden müzik yükselir onun; adımları adsız bir dansa ait, sesi tonlarca ağır. sırtım.

Yüzüme çarpan bir sinek yüzünden uyandım. Bacaklarım karıncalanmış, giysilerim örümceklenmiş, hava kararmıştı. Sırt çantamdan bir elma çıkarıp yedim; yeşildi, ekşiydi. O gitmişti. Benim de gitmem gerekiyordu. Herkesin hep gitmesi gerekiyordu. Hiçbirimizin şu ağaç kadar toprağı yoktu duracak. Duramazdık. Durmak ölüm müydü? Bilmem, ama yer değiştirmeliydik, her seferinde başka bir sebepten, kaçar gibi. Ama kimden?

İşte şimdi ben de gidiyordum; gitmek pek de marifet değildi.. Şefkatle gülümsedim kendime. Bacaklarımı zorlayıp kalktım. Elbet uyuyacak başka bir delik bulurdum.

Yağmur başlamış, meşe susmuştu; senfoniyi dinleyecekti.
Bense türümü göçebelikle lanetleyen tanrıya küfrü basıp yürüdüm, adımlarımda bir tefin ilk kez duyuduğum ritmiyle...


*masalda prensesin uykusunu mavi bir şişeye doldurup çalan, yakışıklı kemancının şişeyi elinden geri aldığı cüce.

18 Mart 2010 Perşembe

Menstruatif Kimsesiz Bulantı

Çeşitli sabunlar var banyomda; yasemin, portakal, bir de bilemediğim şu sabun; kokusu ucuz Rus şekerlerine benziyor, küçükken yemiştim. İşte onunla kendimi ovalıyorum, kokusu yayılıyor, gözlerim dalıyor. Su buharı ne güzel, bugün göğsüme yerleştirdiğin buzu çözüyor. Buzu daha sonra anlatırım, banyom bitsin.


Sabunla işim bitince, saçlarımı kremliyorum, uçlarını. Diplerini kremlersen yapışır kalır, o yüzden uçlarını. Sonra parmaklarımla tarayıp, yıkıyorum. Şimdi sıra saç yağında. Hint yağı, badem yağı, zeytin yağı, defne yağı bir şişede karıştırılır, içine biraz da jojoba, menekşe, biberiye yağları eklenir. Saçlar ıslakken uçlara uygulanır. Uçları severim.


Artık çıkıyorum. Bornoza bürünüp, kendimi yatağa atıyorum. Bakıyorum, göğsümdeki buz biraz erimiş, birazı hala duruyor. Alnım endişeyle kırışıyor, kaşlarım kalkıyor; dişlerimi sıkıyor, yatağın ortasına kıvrılıyorum.

Buz...

Çünkü bazen, gözümün içine bakarken, kaldırıp kendini başka bir yere koyuyorsun. Öyle birdenbire, başka bir diyara -belki de paralel hatlı başka boktan bir evrene- geçiveriyorsun. Ya da başka bakışların hayaline dalıyorsun, başka gözlerin, nereden bileyim.

O zaman tutuyorum elini, bir yere gitmeyesin diye. Elin Berlin metroları gibi, nemli ve soğuk. Karanlık basıyor aniden bakışlarına, göz bebeklerin geri çekiliyor, bana odaklanıyor, soruyor: ne var?.. (Ne var? Neden böldün? Neden elimi tuttun, beni tutamayacağını bile bile.)

Sen öyle bakınca ben kayboluyorum, kimbilir hangi şehrin, sidik kokan bir yeraltı tünelinde. Elimi elinden biraz çekiyorum ama büsbütün çekemiyorum. Çünkü utanıyorum, hepten çekersem tutarsız görünmekten. Tutarsızım da bir bakıma -seni tutamayacağımı bile bile-.

Sırtım ürperiyor, biri buzla şaka yapıyor.

Buz...

Kolum uyuşmuş, ne güzel. Bütün vücudumun böyle uyuşması için üstüne kimin yatması gerekir? İğneleniyor! Ah! Hep bir junk gibi ölmek istemişimdir. Tuvalet köşesinde, pislik içinde.

Diğer tarafıma dönüyorum, buz hala orada. Belki de hasta oluyorum. Hasta olmak istiyorum. Bozuk ve ölüme yakın olmak. Şimdi, belki çıplak ayaklarım, ıslak saçlarımla balkonda beklerim bir süre, ateşim çıkar. Evet belkide en iyisi hasta olmak. Böylece buzlar erir ateşimle.

14 Şubat 2010 Pazar




Kocaman yumruklarım var,
Özellikle sağ yumruğum!
Kalbim de o kadar işte!
Kocaman a.k.!


Sevgililer gününüz kurtlu olsun küçük pembe elliler!

20 Ocak 2010 Çarşamba

garnish me with crime

Geçtiğimiz yazı götünden anlamış, jetonu yeni düşmüş birisiyim.

Şimdi kışın kasvetli uğultusuna kulak asmayıp, yazın hazlarını damıtmak istiyorum ünitemde.
Damarlı eller tutmak, zümrüt yeşili bir kadifenin üstünde çırılçıplak yatmak, uzun saçlar okşamak, lodos koklamak, ispanyol gitarı dinlemek, bahçeleri karakalemle kopyalamak, zeytinyağına ekmeğimi bandırmak istiyorum, mavi-beyaz kır kahvelerinde soluk almak, denizin dibinde tortop olup, gözlerimi kapatmak...

Oysa kış vazgeçmiyor benden. Dudaklarım kuruyor, kemiklerim çatırdıyor. Seslerinden uyuyamıyorum. Kuşların sevmediği bir yerde yaşıyorum. Kara-kuru dallar gökyüzüne tuzak kurmuş gibi tehtidkar. Herşey aç, herkes kaçık. Aklıma geleni söyleyebileceğim kimse yok, kimsecik.

Korkmuyorum, vadinin rüzgarlı, ıslak koyuyeşilinde yaşayan cüceler hayal ediyorum. Tatlı tatlı şarkılar söyleyip eğlenen, küçük evlerine odun taşıyan. Uzun sürmüyor; koca, çirkin bir kuzgun gelip konuyor üstlerine, hırpalıyor, ısırıyor cüceleri; ciyak ciyak bağırıyorlar. Kışın çatık kaşlı mahlukları içimdeki masalları yiyor.

Ama bahar gelecek, biliyorum, bütün yeryüzü -ve gökyüzü-içimdeki sıcak aşkın yanına sokulacak. Rüyalarıma imrenecek, akışkan varlığıma özenecek, bana benzemek isteyecek herşey. Yaşayan kimsenin ayakları yere değmeyecek, hepsi etrafımda toplanıp uçuşacaklar.

O zaman, koca bir yazı ömrünün garip sırlarına karıştırmış olan ben, hiçbirine dokunmayacak, kimseyi dinlemeyecek, sadece izleyeceğim. Varoluşun kıvrımlı hatlarını, kontrolsüz akılların oynak dansını, orada ve burada aynı anda olmak isteyen şuursuzları, aşka açlıklarından organ yiyenleri, sindiremeyip kusanları, zamana duyarsız kalpleri, ışığa duyarlı pervaneleri, rakkasları, ruhları hassasları, suçları, suçları ve suçları. Bütün kabahatleri göreceğim, beğendiklerimi ipe dizeceğim, başıma taç, kulağıma küpe yapıp gezeceğim. Vicdanlarını toz haline getirip, üstüme başıma serpeceğim. Mis gibi kokacağım.

Göreceksiniz, şimdi kış uykusunda olan bunca şeyin, mahmur saçmalıklarıyla çok eğleneceğim baharda. Titrek elleri beni gösterecek kıskançlıkla. İlk kez herkesten daha dayanıklı, daha dengeli olacağım ömrümde. Hem de tek bir yazın hebası karşılığında.

Sonra, onlar bana dönüşürken, ben kışa dönüşeceğim. Ömründen sayfa atlamış birisi olarak, o yaz neler olduğunu hiç bilemeyecek, bir daha hiçkimseye yetişemeyeceğim.