14 Şubat 2011 Pazartesi
7 Ocak 2011 Cuma
noose
Kelebek'in ilki 10 yaşında olmak üzere birkaç intihar deneyimi olmuştu. Kendini uzunca bir kumaş parçasıyla boğmaya kalkışmış, bağladığı düğümü açmak için çırpınmış, gözlerinden yaşlar boşalmış, çok korkmuş, nihayet düğümü çözdüğünde ise kimseye birşey söylemeden, suçlu suçlu gidip yatağına yatmıştı. Daha sonraki yıllarda birkaç kez ecza dolabındaki bir yığın ilaçtan onlarcasıyla- her defasında dozu artırarak- kendine kokteyller hazırlayıp yutmuş, yatağına yatmış, sabah da sapasağlam kalkmıştı. Son olarak bileklerini kesmeye kalkışmıştı. Ancak sarhoş olduğundan becerememiş kollarını çizik içinde bırakmıştı. Yakınları onun bu intiharcıllığını şaka yollu anlatışından bilirlerdi. Kuzeni henüz 16 yaşındayken ona Niçin İntihar? adında bir kitap bile hediye etmişti. Kelebek bunu hiç okumadı. Belki de intiharcıl karanlığın içinden çıkmasını hiç istemediğinden. Belki de bu karanlıktı geceleri annesi dönüp bakmazken onu emziren.
Aylar önce başlayan bu tuhaflığı da yine bu karanlıktandı. Sırtı ürperiyor, bazen bir huşuyla bazen de korkuyla kaplanan zihni olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Bu duruma mistik anlamlar yüklemeyecek kadar geçmişti o mistik yollardan. Mistik yollar semptom tedavi eden ilaçlar gibiydi. Asla gerçek kendinin çürümüşlüğünü iyileştiremezdi. Bu "tuhaflık"ta da mistik hiç birşey yoktu. Sadece Kelebek'in kendisi kendisine aval aval bakmakta, gördüğü şeyi bazen beğenmekte bazen de ondan ürkmekteydi. Hepsi buydu işte. Ve bu vizyon çok sıklaşmıştı. "Fabrika ayarlarında" zaten depresif bir yapısı olan, bu yüzden günlük akışa kendini zar zor bırakabilen Kelebek, bu durduk yere karşısına çıkan tuhaflık yüzünden iyice içine kapanmıştı. Yalnız kalmak istiyor, yalnız kalınca da kah ağlıyor kah gülüyordu.
Kimselere anlatamıyordu bu halini. Zaten anlatsa da kim inanırdı ki? 30 yıllık ömrünün büyük kısmını takdığı maskesini tasarlamak, dikmek, dikişlerini sağlamlaştırmak, onarmak sonra yeniden tasarlamak, değiştirmek, dikmek ve sağlamlaştırmakla uğraşmış; maske o kadar güçlü, etkileyici ve sağlam olmuştu ki görenler Kelebek'i tek kelimeyle "hayat dolu" olarak tanımlayabilirdi. Kolaydı işte hayat; iyi maskeler takar, "iyi bilinir"diniz.
Gün geçtikçe Kelebek'in bu tuhaflığı "bitmek üzere" hissine dönüştü. "2012'de dünyanın sonu gelecek" diye dürtmüştü içinden bir ses, sandal ağacı ve paçuli karışımı bir tütsü kokusu gibi içinden yükselerek, "mutlaka onu hissediyorsundur". Mistisizm'in vantuzlu kollarına bir kez düştünüzmü kolay kurtalamazdınız işte böyle. Geçiştirdi bu sesi Kelebek. Aslında ne olduğunu anlamak için iyice dikkatli baktı. Saltık bir "bitmek üzere" hissiydi işte, başka hiç bir şey değildi.
O zaman anladı Kelebek ne yapması gerektiğini. Bir kağıt kalem alıp başladı yazmaya. Aşağıdakileri karaladı çabucak:
Bir çiftçinin uzaklardaki bir köyde ya da bir mahkumun bir metrekarelik hücresinde zahmetsizce yapabileceği, belki de intiharların en ilkeli ama en şiirseliydi kendini asmak. Bir parça ip, herkesten çok cesaret, hepsi bu.
10 Aralık 2010 Cuma
Ararat
the mountain,
the far land.
The power,
the poverty,
the fear.
I'll go take some photos of my own though.
I could't find the credits for these two...
21 Kasım 2010 Pazar


we can roll ourselves over 'cause we're uncomfortable
Oh well the devil makes us sin
But we like it when we're spinning, in his grin.
Love is like a sin my love
For the ones that feels it the most
Look at her with her eyes like a flame
She will love you like a fly will never love you, again
Oh, ho..
It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over when we're uncomfortable
Oh well the devil makes us sin
But we like it when we're spinning, in his grin.
Oh, ho,..
beni dinle!!!
paradise circus - massive attack
19 Kasım 2010 Cuma
10 Kasım 2010 Çarşamba
21 Ekim 2010 Perşembe
enter sandman
Tanışmakta geç kaldığım için hayıflandığım çizgi-roman serisi Sandman'i tanışmayanlara tanıştırmayı borç bildim.Şurada bahsettiğim Coraline'ın yazarı Neil Gaiman 88-96 yılları arası yazdığı Sandman serisiyle ödülden ödüle koşmuş. Serinin ilustrasyonlarını başkaları yapmış.
Konusu üstün güçlerle donanmış Endless (sonsuz) ailesinin tuhaf fertlerinin maceralarından oluşuyor. Destiny, Death, Dream, Destruction, Desire, Despair, Delirium -Kader, Ölüm, Rüya, Yıkım, Arzu, Çaresizlik, Hezeyan- isimli 7 kardeşin üçüncüsü olan Dream Lord, yani Sandman, insanlar uyurken gözlerine rüya kumu serperek onlara rüyalar ihsan eyliyor. Sabahları gözlerdeki çapak da aslında Sandman'in kumuymuş:)...
Elimde Clive Barker'ın giriş yazdığı The Doll's House var... Serinin ikinci kitabı. Bitirmeye kıyamıyorum... Tavsiye ederim....
11 Ekim 2010 Pazartesi
straight ahead
İçi kokmuş tulum kafalı, ezik toplumun geviş getiren ağzına verecek, kör gözlerini zorla açacak, o neandertal, dar alınlarını karışlayacak bir komünite varsa o da gay komünitesidir herhalde... Bugün, hayatımda ilk kez katıldığım bir gay yürüyüşü ve festivalinde iyice anladım, varlıklarının kerametlerinin neler olabileceğini...Heteroseksüel birisi olarak gay haklarını savunmam ne kadar anlamlı olur bilmiyorum ama bence biraz daha yer açmak lazım bu üçüncü türe... En başta eğitim, sağlık gibi temel haklarını sosyal linçlere fırsat vermeden sağlamak, sonra da diğer haklarını; evlenmek mi istiyorlar, çocuk mu, çoluk mu vermek zorundayız, çünkü onlar zihinsel evrimimize gerek...*
Zira, toplumun major çokluğu olarak biz straight'ler** bir delinin örf-adet kuyusuna attığı bir taşla yüzyıllarca oyalanabilir, bir diktatörün peşinden sürüklenip aç-susuz kalabilir, bir din liderinin çizdiği tanrıdan ötesini aramaya gerek duymayabiliriz. Kadınlar ve erkekler olarak kendi maskaralıklarımızı anlata anlata bitiremez, sonra da gaylere palyaço görmüş gibi bakarız.
Belki biraz tabularımızı, adanmış hayatlarımıza olan bağlarımızı, o çok kutsal, pek ulvi değerlerimizi biraz eleştirsek bu kadar yosun tutmaz, paslanmazdık toplum olarak... İşte burada bu üçharfliler :) yargılayalım, korkalım yada sevelim, bizi başka türlü görmeye; bildiklerimizden, alıştıklarımızdan, öğrettiklerimizden ötesini GÖRMEYE mecbur bırakıyor. "Ben varım, işte burda, ister beğen ister beğenme... "
Davalarının "yüksek sesi" kulaklarımızı tıkamaya pek fırsat tanımadığı için de ske ske görüyoruz farklı olanı.. "Farklı olan" tek ırktan değil, her ırktan; tek dinden değil her dinden; bir yerden değil her memleketten gelip kendini burnumuzun dibine soktuğundan, ironiktir ki bu defa, ayrımcılığa düşkün insanoğlu, kendi türünün bu çeşidini kabul etmek zorunda kalacak. Yarı parçasını yıkımcı ilan etmiş bir insan evladı olarak burada göbeğimi kaşıyarak gülmek zorundayım, izninizle... FARK'tan bu kadar korkmasaydınız, evriminizde yüksek zekaya, eğitilmiş zihne, entelektüel fikre, sanata, sınırsız aşka ve paylaşıma eğilim gösterirdiniz de allah korusun, insanlığa bir nebze faydanız olurdu. Korktunuz, şimdi fark karşınızda yeseniz de yemeseniz de...
Türkiye'de çok fazla gay tanımıyorum. Türkiye'de, şu anda bulunduğum ülkedeki toplumun bu konudaki açıklığına ne zaman yaklaşılır, onu da bilmiyorum. Bildiğim, şeriat gelip hepimizi gay, straight ayırmadan fareler gibi kaçıştırmazsa, Türkiye'deki uykucu ve şakşakçı halkın burnunun dibinde gökkuşağı bayraklarının çok yakında sallanmasının, vatana millete hayırlı, uğurlu ve uyarıcı olacağıdır -şöyle temiz bir amfetamin kafası yaşatmalarını bekliyorum kendilerinden... Belki yazdıklarımın davalarına bir yardımı dokunmaz, ama bilinmelidir ki aslında onlar davalarını kazanırsa, bu insanoğlunun zaferidir: çünkü bu, bin yılların sersemliğinden uyanış ve farklı olanı yürekli bir kucaklayışla açılan yeni algılar getirecektir...
*:Peki, fizyolojik evrimimizi nasıl etkiliyorlar? Başka bir tartışmanın konusu ama çıkarımlarım bana bir sorun olmadığını söylüyor...
**:düz, heteroseksüel
RESİM: Festival alanı girişinde hıristiyan bir grup gaylere, kürtaja ve islama karşıt söylevler çekip bir anti-gösteri yapıyordu. Teyzem de (!) şıngır mıngır önlerinde dans ediyordu.. işte tam da bunu demek istiyorum... Daha fazla resim.
21 Eylül 2010 Salı
nude and blued
Nasıl ki Depeche Mode'un parçalarını her duyduğumda biri beni çıplak görmüş gibi hissediyorsam, yüzüne baktığımda gördüğüm o düz, güçlü, hiç kıpırdamayan ifade de bana hep aynısını hissettiriyor...Bana her baktığında, kendimi senin o açıklanamaz çıplaklığınla eşit hissedene kadar soyunup dökünmem ve bunu yaparken de utancımı bastırmam gerekiyor. Mimiklerimi yüzümden kanatarak kazımam, sağa sola dalıp, ortalıkta dolanmaya bayılan bakışlarımı asıl bakmaları gereken yere sabitlemem ve ağzımı gerekli gereksiz açmadan önce düşünmem gerekiyor. Sen, mesela, sadece karşımda durup bana bakarken, ben dakikalarca soyunmak, yıkanmak, takıp takıştırdığım herşeyden kurtulmakla uğraşıyorum. O, tam da kaşlarımın ortası ile boğazımda aynı anda yanmaya başlayan karanlık, zamansız ve nadide güzelliğimin farkına varmak ve güçlü, ama tarafımdan çar-çur edilmiş zavallı benliğimin yavaşça belirmesini seyretmekle meşgul oluyorum. Omuzlarımdan aşağıya dökülüyor kabuklarım; karşında dudaklarım titriyor; ateş basıyor; aynı anda hem korkuyor, hem utanıyor hem de senin sahibin olmak istiyorum. Tek bakış, aylarca emek verilen o DM parçalarından daha hızlı kanıma karışıp, beni çırılçıplak soymaya yetiyor.
Yüzün, bir fotoğraf gibi, kafatasımın içindeki boşlukta uçuşarak savruluyor. Yüzünle oyalanıyorum. Kendimi her fırsatta, her telefon konuşması sırasında ya da her yorgun dakikanın dinlendirici dalgınlığında, elimde bir kara kömür-kalem, rastgele bir kağıt parçasına yüzünü çizerken buluyorum. Bazen kaşlarını, bazen de gözlerini çizemiyorum. Gerçekte hep dümdüz içime bakarken, kağıda geçirilince -seni kopyalamama izin vermezmişsin gibi- gözlerini benden kaçırdığın oluyor, ifadeni çizemiyor, nasıl baktığını anlatamıyorum. Yönümü tamamen şaşırıp kaybolduğum sokaklarda hissetiğim huzursuzluğun aynısıyla bakıyorum kağıda. Sonra, tabi ki buruşturup atıyorum çünkü; oradaki gerçekten sen olsan dudaklarım titrer; ateş basar; aynı anda hem korkar, hem utanır, hem de senin sahibin olmak isterdim.
4 Eylül 2010 Cumartesi
nobodylovesnoone.
Kendini benden daha üstün, daha güçlü sanan karanlığın yavşak sırıtışı karşısında omuzlarım düşüyor, kamburum çıkıyor. Kabuklu bir mahluk gibi içime kapanıyorum. Ağzımı açasım, incilerimi dökesim yok.İnsan içine çıkıp sonra da saklanacak, beni güruhun lagalugasından esirgeyecek bir delik aramak zorunda kalmamak için havasız odama ve onun suçlayıcı bakışlarına razı oluyorum. Üzerime gözlerini diken kirli duvarların kirli niyetlerini sezebiliyorum. Beni tam ortadan bölüp içimden kuluçka evresindeki bütün o kötücül parçalarımı, o çirkin paçavarları; o akla yatmaz paranoyak düşüncelerimi, dile dökülmez ayıplarımı, ele avuca sığmaz yaramazlıklarımı ortaya çıkarmak istiyorlar. "Kendi" sözcüğünün, etrafıma çamur gibi bulanarak beni düşürdüğü zor durumlara göğüs gerecek gücüm olsa duvarlara da meydan okurdum elbet. Kendimi bir yıkayıp paklayabilsem o duvarlara vururdum kafamı. Ama yapamıyorum. Basit bir Türkçeyle, kendimi gözden kaçıramıyorum.
Bu saçma odada böyle saatler geçip, içeceklerimi ve nefesimi tüketirken kafamı kaldırmayı akıl ediyorum. Gözlerimi halının çirkin deseninden çekince aynayla gözgöze geliyorum. Yüzüm biraz kızarmış, saçlarım dağınık ama çok güzelim. Hemen iyileşiyorum. Evet evet. Bütün karmaşa piksel piksel çözülüyor, ağırlığım havaya karışıyor, hafifliyorum. "Kimseyi sevmeyeceğim" diyorum durduk yere "hiç kimseyi". Duvarların başları eğilip, bakışları yere çevriliyor. Karanlık arkasına baka baka ufka yollanıyor. Yine yalnızım, yine çok mutluyum. Basit bir Türkçeyle yine siktiğimin kendisinden başka sarılacak bir bok bulamıyorum.
Pic: A lost man by jos_al
2 Ağustos 2010 Pazartesi
gecelik
Şu ara tatilden döndü herkes. tavla sesleri televizyon gürültüsüne karışıyor. ben sadece haftasonları gürültü yapıyorum. onun dışında fare kadar sessizim. bide bazen yüksek sesle ağlıyorum, onun da duyulduğunu sanmıyorum. kimilerinin gürültücü köpekleri var. ama hiç çocuk duymuyorum. her gece en güzel giyinen kadını seçiyorum. genelde şu 2. kattaki kazanıyor. haftasonları oradan buradan havai fişekler patlayınca cama yaklaşıyor. yürürken etekleri uçuşuyor.

Ayın arkasından sapsarı doğduğu binanın 3. katında alemci bir beyefendi oturuyor. her gece ahbaplarıyla içiyor balkonunda. bazen kahkahalar bazen koyu tartışmalar yükseliyor oradan.
Dolunay olduğunda vadi aydınlanıyor, ışık araya bir tül gibi geriliyor, dairelerde olan biteni pek seçemiyorum. o zaman da aya bakıyorum sadece. ay hakkında konuştuklarımızı hatırlıyorum. uykum geliyor.
Bir kadın var. her gece ya ütü yapıyor pencereye karşı yada camları siliyor. sanki pencereden kaçıp gitmek için fırsat kollarken oralarda oyalanırmış gibi. kırmızı koltuklarına oturduğunu hiç görmedim. kocaman göbekli, biçimsiz bir erkek var evde; kocası olasılıkla. dur bakayım... şimdi bir merdiven getirdi kadın, perdelerini yıkamış, onları takıyorlar beraber.
Geceyarısına yaklaştıkça ışıklar bir bir sönüyor, gece kuşları ve diğer hayvanlar susuyor. Onlar beni görüyor mu bilmiyorum. yada gözetliyor mu? yada vadinin benim bulunduğum yakasındaki evlerin perdeleri de açık mı hep? tek bildiğim tiyatronun yarın yine perde açacağı ve benim insan kımıltısına doyacak gözlerimin o ışıklar gibi bu balkonda ağır ağır kapanacağı. belki de kalkıp yatağıma gitmemeli, burada uyumalıyım. gece rüzgarı ruhumu yıkarken karanlık da onu besler, doyurur. gündüz güneşin -ve sözlerinin- erittiği beynimle kalbim katılaşır, donar belki; yaz ortasında sebepsiz yere üşümeyi anlarım.
23 Temmuz 2010 Cuma
ceza
"Midemi" dedi, "rahatlatmak için bütün zamanların en büyük uyuşturucusuna ihtiyacım var. Söylemeye utanıyorum ama tek çare aşk...."
Tükürükler saçarak gülmüşüm. Hayır ama; bu kadar da belli etmemeliydim küçümseyişimi. Yoksa ağlamaya başlardı yine salak karı. Şimdi de tırnaklarını dişlemeye başlamıştı. Votka bardağını bir tam tur döndürüp kalanını kafama diktikten sonra kibarcık sesimle sordum: "Poliamorik olabilir misin?"
"Umarım değilimdir" dedi, "homoseksüel olmayı tercih ederdim, en azından onların iyi kötü kabul görüyor ilişkileri."
"Tıh" diye gülümüşüm bu kez de. Kabul etmese de öyleydi; yıllardır tanırdırdım. Ne büyük zavallılıktı şunun hali..Her gece birinin koynunda başkasını düşünerek uyuyacaktı. Hep uzanacak hiç tutamayacaktı. Hiç yola gelmeyecekti. Yalanlardan ağzı kokuyordu.
"Peter, evini bilemeyen kızları anlatırdı." dedim, "birisi kendi kız arkadaşıymış; evi nerde bilmezmiş. Belki kendisinin kaptığı HIV yüzünden kızcağız o hale gelmişti. Düşünsene on senelik sevgilin AIDS, tesadüfen sende birşey yok. İnsan panik olup çıldırabilir pek tabi. Senin böyle bir travman olabilir mi acaba?"
Derin bir nefes aldı, tıslayarak "bende travma çok dostum" dedi en arabesk tavırlarıyla, sigarasının dumanını uzun uzun üfleyerek. "anlamıyorum" dedi. " daha ne isteyebilir ki bir erkek. Özgür bırakırım, dostluk ederim, eğlenceliyim, gencim, güzelim, emmeye de gelirim gömmeye de."
Bir uzun duman daha.
"Acaba hissediyor olabilirler mi? Yani hep kendilerinden başkalarının da olduğunu hayatımda."
"Belki" dedim. Orospu, sen yaparken iyi, herifler yapınca dünyanın en erdemli ama en talihsiz kadınını oynarsın...
"Belki de"
Pipeti dişlerinin arasına sıkıştırıp, düşüncelere daldı. Gözleri ne güzeldi. Kenarlarında bir iki ince çizgi peydah olmuştu. Söylesem mi? Sonra, belki, birara.
Hayatımdan çıkmasına çok uğraşmıştım. Telefon numaramı değiştirmiş, ev arkadaşımı ve evimi değiştirmiş, gittiği yerlere gitmemiş, yine de karşılaşırsak uzunca bir dönem terslemiştim. Ama ne yaptı etti, kapıdan kovsam bacadan girdi, aklımı çelip tekrar eski dost düşman olmaz kontenjanından günlük rutinimin bir parçası olmayı becerdi. Her akşam iş çıkışı bu kokoş bara gelir, birer birşey içeriz, onun eve attıklarını ve yatak hikayelerini dinlerim.
Aslında itiraf edeyim ilginç bir hayatı var. Hele benim zavallı hayatıma bakınca. Her erkek ona yeni bir yaşam veriyor, yeni yerler, yeni tarzlar, yeni zevkler. Doktorlardan sağlığa, mimarlardan, ressamlardan sanata, yöneticilerden insana dair bilgiler topluyor. Müzisyenler sayesinde sıkı bir arşivi oldu. Bir keresinde beraber olduğu yaşı geçkin bir şarap eksperi ile Doğu Avrupa'da bir şarap turuna çıkmışlardı. Bir kere de şu AKUT'taki herifle zirve tırmanışı için İran'ın bir dağına yollanmıştı. Belki bir araba kitap okusa bu kadar çok şey öğrenemezdi yaşama dair. Zaten okuyamazdı da. Onun için yaşamak erkeklerin kollarından yapılmış bir beşikte sallanmaktı.
Gözlerine baktım tekrar. Sonra göğüslerine, göğüs çatalına, beyaz, pürüzsüz gerdanına. Canını acıtmak istedim. Ne vardı sanki böyle hovarda olacak. Herkes gibi olsa nolurdu. Ama olur mu? Bizimki sahnelerin yıldızıydı. İllaki sarı saçları, boyalı tırnakları parıldamalı, kirpiklerini çırparak attığı 5 nolu bakışı ile yürekleri yakmalıydı. Bütün ışıklar her zaman ona çevrilmiş olmalıydı. Aklı çıkardı rolünün çalınmasından. Belki o yüzden benim etrafında olmamı bu kadar istiyordu. Güzelliğinin altını çizmek için kendisine kısa boyum, tombul popom, çirkin yüzümle kontrast oluşturmalıydım. Beni yaşantısı ve güzelliğiyle ezmek istiyordu belki de. Bende şimdi onun canını yakmak istiyordum.
"Kız taş gibiydi ama. Sezarın hakkı sezara"
Kaşlarını kaldırıp suratıma bön bön baktı. Bakışlarını umursamazca içkisine çevirdi. Orospunun derisi eşşek derisiydi sanki. Ne söylesen etkilenmez, aşktan başka hiçbirşey onu yaralayamazdı.
"E tabi sen de bu ara biraz saldın. Baksana gözlerinin kenarları falan kırışmış kızım"
Yine aldırış etmedi. Gerçekten hiç umursamadı! Kaltak kesin telefon defterini ezberinden geçiriyordur, bu akşam kiminle uyuyacağına karar vermek için. Yine gider kronun tekiyle yatar, sırf iyi sikiyor diye.
Saate baktım, onbire geliyordu. "Hadi gidelim" dedim. "Seni eve bırakayım"
Kalktık düştük yola. Evi uzaktı, şehrin dışında. Radyoda "Anything for love" çalıyordu, Meat Loaf... Ne eski parçalar çalıyorlardı. Ortaokul günlerim geldi aklıma. Gülümsedim. Ne vahşi bir ergendim.

Direksiyonu sola çevirip başka bir yola girdim. Bizikimki dünyadan bir haber cep telefonuna dalmıştı. Bir iki kilometre sonra yolun sağında bir koruluk vardı. Arabayı çekip, "hadi gel" dedim. "Sana iyi gelecek birşey var bende".
"Neymiş o?" dedi şaşırarak.
"Şu koruluğun arkasına bir satıcının gecekondusu var. Biraz kokain alacağım. Sonra da bir güzel partileriz."
Gözleri parladı. Artık hiçbir kroyu aramak zorunda değildi. Peşimden geldi. Koruluğun içine doğru yürüdük. Düşmemek için önüne cep telefonunun ışığını tutuyordu.
İyice karanlık bir yere geldiğimizde "Sen bekle ben hemen alıp geleceğim" dedim. Mızırdandı. "Korkma" dedim "çok kısa sürecek, şurası zaten. Yürüme bu topuklarla"
Bir süre ortadan kayboldum, ağaçların arasında oyalandım. Geri döndüğümde haftasonundan kalan kokaini cebimden çıkarıp uzattım. "Hadi" dedim. "Yapalım bir round".
Heyecanla burnunu çekti. Yuvarladığı 10 tl ile paketin içinden hemen koca bir parça aldı.
"Çişim geldi" dedim, "Çok karanlık, telefonunu ver de şu ileri gidip işeyeyim. Hemen dönerim"
Telefonunu aldım. Sık ağaçların içinden arabaya doğru yürüdüm. Bir "oh" sesi duydum arkamda; kafası gelmişti herhalde. Motoru çalıştırıp yola çıktığımda Enrique Iglesias- Love to see you cry çalıyordu:
"I don't know why, why
But I love to see you cry
I don't know why, why
It just makes me feel alive"
11 Temmuz 2010 Pazar
ventosa
hava çok sıcak... her yer sis grisi... bir piano şakıyor bilgisayarımdan; dudağımı sarkıtıp, kaşlarımı çatıyor... aklımın 8 kolu 500 km uzuyor. sana uzanıyor. umarsızca saklanışına sebep arıyor... 21 Mayıs 2010 Cuma
as above so below
Pagan tapınağının bahçesine gıcırdayan kapıyı iterek girdim. Niyetim toprağa ve ağaca yakın bir kuytu bulup uyumaktı. Kökleriyle toprağın sırlarını ve sihrini emen bir ağaç beni beslerdi, belki karnında uyuyabileceğim bir çam...Baharın absürd kokuları insanları delirtmeye yeni başlamıştı. Bakışlarındaki paranoyadan bihaber kendi hallerinde sokakları arşınlıyor, birbirleriyle konuşmak için tüm güçlerini harcıyorlardı. Yakında, güçleri tamamen tükenince deliliğe teslim olacak; aşık olup kendilerini hepten unutacaklardı. Ben de biraz yalnız kalabilecektim. Zaten o da gitmişti; uyumak için daha iyi bir zaman olamazdı.
Eski duvarın köşesinde bir ağaç vardı, meşe ağacı. Göklere tırmanmaya çalışan ruhu, taze yapraklarına zorla rüzgar şarkıları söyletiyor, bütün yaz konuşacakları o kadim dili öğretmeye çalışıyordu. Nemli toprakla memnuniyetle buluşan geniş gövdesi kendisine sokulmam için ısrar etti. Kırmadım; ceketimi çıkarıp toprağa serdim ve sırtımı yeni uyku arkadaşıma yaslayıp gözlerimi kapattım.
İşte başlıyoruz. ıııh... böcek mi o? değil heralde. ıh. çantamı yastık yapsam mı. neyse şimdi çok ıh.. hıhhhh. / deniz ne güzel. o kadın kim? anne? anne dikkat ett!! noldu? dalga, çok büyük bir dalgaydı. herşey ıslandı. güneş gözlüğüm.../ hhhh. hep deniz mi göreceğim ben böyle rüyamda. amma yaratıcıymışım!.. ıııh.. o gitti. olsun... cüce* gelip uykumu çalar mı? /.../ ıhh, sırtım. o gitti. içinden müzik yükselir onun; adımları adsız bir dansa ait, sesi tonlarca ağır. sırtım.
Yüzüme çarpan bir sinek yüzünden uyandım. Bacaklarım karıncalanmış, giysilerim örümceklenmiş, hava kararmıştı. Sırt çantamdan bir elma çıkarıp yedim; yeşildi, ekşiydi. O gitmişti. Benim de gitmem gerekiyordu. Herkesin hep gitmesi gerekiyordu. Hiçbirimizin şu ağaç kadar toprağı yoktu duracak. Duramazdık. Durmak ölüm müydü? Bilmem, ama yer değiştirmeliydik, her seferinde başka bir sebepten, kaçar gibi. Ama kimden?
İşte şimdi ben de gidiyordum; gitmek pek de marifet değildi.. Şefkatle gülümsedim kendime. Bacaklarımı zorlayıp kalktım. Elbet uyuyacak başka bir delik bulurdum.
Yağmur başlamış, meşe susmuştu; senfoniyi dinleyecekti.
Bense türümü göçebelikle lanetleyen tanrıya küfrü basıp yürüdüm, adımlarımda bir tefin ilk kez duyuduğum ritmiyle...
*masalda prensesin uykusunu mavi bir şişeye doldurup çalan, yakışıklı kemancının şişeyi elinden geri aldığı cüce.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
H.P. Lovecraft's Dagon
10 Mayıs 2010 Pazartesi
A
1 Nisan 2010 Perşembe
timeless beats
“Zaman olmasaydı herşey aynı anda olurdu.”Belki de o yüzden mutfağa bayılıyorum. Orada, yaşamın aksine, pek çok şey sıra gözetmeden aynı anda oluverir. Mercimek çorbası pişerken tavuk suyu mikrodalgada çözülür ve ben mantar doğrarım.
Çoğu insanevladı kafası herşeyi teker teker yapmazsa beceriksizleşir. Bense sıraya koyduğum anda, son sıradaki eyleme duyduğum hasretten ilk eylemimi hiç bitiremem. Bir ocak gibi çalışmalıdır kafam; birkaç iş aynı anda yürütülmeli; çorba ve aşk aynı anda pişmelidir. Belki o yüzden telaşlıyım; kötü yemek yapar; beceriksiz yaşar; sakarlıklar, yaralanmalar, unutkanlıklar ve pişmanlıklar biçerim ömrüme. Şu talepkar hem de ısrarcı, zalim zamanı, ocağın gözleri gibi, telaşla dörde böler, mümkün olan herşeyi ömrüne tıkıştırmaya çalışır benim aciz beynim; genç öleceğini bildiğinden.
Üzerimden geçerken zaman, onunla oynadığımı zannetme aptallığıdır tanrının –ya da şeytanın- bana bahşettiği belki. Böylece O’nun kusurlarını görmeye vakit ayıramaz; eskiyen hücrelerimi göremez, bilmek ve olmak istediklerimi aklımda tutamaz, zihnim karışık, gözlerim dalgın, kafam önümde, delirmekle meşgul olurum; herkes gibi. Tanrının- ya da şeytanın- yazılımımıza yüklediği bir “yama”dır zaman.
O halde buradan, bütün üst-sürüm insanoğlunu, herşeyi aynı anda yapmaktan korkmamaya çağırıyorum; artık aynı anda tanrıda kusur aransın ve mercimek çorbası yapılsın. Ağabeylerimiz paralel evrenleri icat ettilerse, herbir evreni son kullanma tarihine kadar tepe tepe kullanın; her birinde başka biri olun, başka işler becerin. Teklikten sakının; madem sonunda delireceksiniz; madem yaşlanınca çocuktan beter, ne dediğini bilmez, halusünojenik günler geçireceksiniz; bari böyle delirin; hemen şimdi burada!
Vasiyetimdir.
timeless beats
18 Mart 2010 Perşembe
Menstruatif Kimsesiz Bulantı
Sabunla işim bitince, saçlarımı kremliyorum, uçlarını. Diplerini kremlersen yapışır kalır, o yüzden uçlarını. Sonra parmaklarımla tarayıp, yıkıyorum. Şimdi sıra saç yağında. Hint yağı, badem yağı, zeytin yağı, defne yağı bir şişede karıştırılır, içine biraz da jojoba, menekşe, biberiye yağları eklenir. Saçlar ıslakken uçlara uygulanır. Uçları severim.
Artık çıkıyorum. Bornoza bürünüp, kendimi yatağa atıyorum. Bakıyorum, göğsümdeki buz biraz erimiş, birazı hala duruyor. Alnım endişeyle kırışıyor, kaşlarım kalkıyor; dişlerimi sıkıyor, yatağın ortasına kıvrılıyorum.
Buz...
6 Mart 2010 Cumartesi
like the deserts miss the rain
Yani en azından Türkçe özlediğinde. İngilizce özlersen miss dersin, o zaman da tüh tren kaçtı gibi bi anlamı olur... Daha bi pişman. suçlu suçlu nereye kadar...?
14 Şubat 2010 Pazar
5 Şubat 2010 Cuma
mimzy
1- Ben iki kişiyim; aslında siyam ikiziyim, yalnız ikinci başım bir hayalet, onu doğmadan önce yemişim. Şimdi iki hayatım, iki bakış açım, iki mesleğim, iki lobum, bir kalbim var.
2- Aşırı romantik ve duygusal yönümü bastırmak için içeriden ve dışarıdan her türlü ergojenik yardımcıyı denedim, çalışmalarım hala sürüyor.
3- Kimsenin sevmediği "freak looser"ları çok severim. Ne öğrendiysem onlardan öğrendim.
4- Tuzlu greyfurt suyu içerken veya taze ceviz yerken kendimden geçiyorum -hmmh! diye...
5- Oyunlarda ateşli silahlar beni çok rahatsız ettiği için hep kılıç kuşanılan FRPleri tercih ediyorum.
6- Altıya kadar sayabiliyorum.
PS: Kendimle ilgili hiçbirşey bana ilginç gelmiyor aslında. Yazdıklarımı ayıp olmasın diye yazdım. O yüzden bu mimin Hich ayağı ölü doğurdu; kimseyi mimlemiyorum :/
20 Ocak 2010 Çarşamba
garnish me with crime
Şimdi kışın kasvetli uğultusuna kulak asmayıp, yazın hazlarını damıtmak istiyorum ünitemde.
Damarlı eller tutmak, zümrüt yeşili bir kadifenin üstünde çırılçıplak yatmak, uzun saçlar okşamak, lodos koklamak, ispanyol gitarı dinlemek, bahçeleri karakalemle kopyalamak, zeytinyağına ekmeğimi bandırmak istiyorum, mavi-beyaz kır kahvelerinde soluk almak, denizin dibinde tortop olup, gözlerimi kapatmak...
Oysa kış vazgeçmiyor benden. Dudaklarım kuruyor, kemiklerim çatırdıyor. Seslerinden uyuyamıyorum. Kuşların sevmediği bir yerde yaşıyorum. Kara-kuru dallar gökyüzüne tuzak kurmuş gibi tehtidkar. Herşey aç, herkes kaçık. Aklıma geleni söyleyebileceğim kimse yok, kimsecik.
Korkmuyorum, vadinin rüzgarlı, ıslak koyuyeşilinde yaşayan cüceler hayal ediyorum. Tatlı tatlı şarkılar söyleyip eğlenen, küçük evlerine odun taşıyan. Uzun sürmüyor; koca, çirkin bir kuzgun gelip konuyor üstlerine, hırpalıyor, ısırıyor cüceleri; ciyak ciyak bağırıyorlar. Kışın çatık kaşlı mahlukları içimdeki masalları yiyor.Ama bahar gelecek, biliyorum, bütün yeryüzü -ve gökyüzü-içimdeki sıcak aşkın yanına sokulacak. Rüyalarıma imrenecek, akışkan varlığıma özenecek, bana benzemek isteyecek herşey. Yaşayan kimsenin ayakları yere değmeyecek, hepsi etrafımda toplanıp uçuşacaklar.
O zaman, koca bir yazı ömrünün garip sırlarına karıştırmış olan ben, hiçbirine dokunmayacak, kimseyi dinlemeyecek, sadece izleyeceğim. Varoluşun kıvrımlı hatlarını, kontrolsüz akılların oynak dansını, orada ve burada aynı anda olmak isteyen şuursuzları, aşka açlıklarından organ yiyenleri, sindiremeyip kusanları, zamana duyarsız kalpleri, ışığa duyarlı pervaneleri, rakkasları, ruhları hassasları, suçları, suçları ve suçları. Bütün kabahatleri göreceğim, beğendiklerimi ipe dizeceğim, başıma taç, kulağıma küpe yapıp gezeceğim. Vicdanlarını toz haline getirip, üstüme başıma serpeceğim. Mis gibi kokacağım.
Göreceksiniz, şimdi kış uykusunda olan bunca şeyin, mahmur saçmalıklarıyla çok eğleneceğim baharda. Titrek elleri beni gösterecek kıskançlıkla. İlk kez herkesten daha dayanıklı, daha dengeli olacağım ömrümde. Hem de tek bir yazın hebası karşılığında.
Sonra, onlar bana dönüşürken, ben kışa dönüşeceğim. Ömründen sayfa atlamış birisi olarak, o yaz neler olduğunu hiç bilemeyecek, bir daha hiçkimseye yetişemeyeceğim.
23 Aralık 2009 Çarşamba
fünf
Puslu iki dağın arasında kurmuştuk kampımızı. Çadırın hemen önünde ateş yakmıştık. Temiz hava, toprak, odun kokuyor, sen gitar çalıyordun. Sıcak şarap vardı, dolunay tepedeydi; hepsi bir klişenin kusursuz bileşenleriydi.Ellerine bakınca birbirlerine ettikleri hizmeti görüyordum. Doğduğundan beri köle ve efendiydiler. Bir el diğerini yıkardı; biri arpej atar, diğeri akor basardı. Biri sakin, diğeri heyecanlı iki üniteden oluşmuş çılgın bir ekiptiler.
İşte yanındayken benim de bulunuşum böyleydi. Aynı anda hem huzurlu hem histerik. Aklımla kalbim, vardiyalı olarak birbirinin efendisiydi. Yin-yang şekilleri gibi birbirine dolanan dumansı iki ruhtum. Çok kadındım ve çok erkek.
Gülümsedim böyle düşünürken. Yayvan, kapalı dudaklarımı gözlerinden kaçırdım. Gitarı dinlemeye devam ettim. Yoksa çalmayı bırakıp, sorabilirdin neden güldüğümü. Cevap veremezdim; "yaşlı bir bilgeyim ya da çaylak bir fahişe!"
Sonra burnunu fark ettim yine. Her gördüğümde yaptığı gibi, bana aslında çirkinliği sevdiğimi hatırlattı. Öyle güzel ve kusursuzdu ki, yanında, kendi burnumun çirkinliği çırılçıplak meydandaydı. Kendimi sevdim sayende; çirkinliğimi; çok çirkindim ve çok güzel.
Aya baktım. Beyaz bir masal sisinin içinde kaybolmuştu. Karanlık çökmüş, gözlerim birşey seçemez olmuştu. Olsun, ben o çadırın önünde oturuken bir harikaydım, daha fazla görmek gerekmezdi. Kulak kesildim, gitar vardı ve dağın sesleri ve de sisin.
-o-
Orada, o çadırın önünde öyle güçlüydüm, kendimi öylesine seviyordum ki ölmek istedim; göğsümü dörde ayırarak. Ölmek için gereken cesaret ve güzelliğin yıkımına duyduğum açlık çadırın önünde oturuyordu bizimle. Tek eksiğimiz ölümdü, ama sen "olmaz" dedin. Herhalde ölecek daha iyi anlar peşindeydin.
Benim güzel dualitem; turşuyla yenen reçelin garip tadındaki varoluşum; ağlamaklı gülüşlerim; hepsi tantrik anın o "psychedelic" tokluğunu -ve de açlığını- anlatmak için oradaydı. Fakat senden başka gören yoktu. Onlarca çocuk yapmak istedim, görebilsinler diye. Onlarca çocuğumuz; bizi ebeveyn seçen ruhlar, dağların yanıcı havasını içlerine çeksin, tek kazanda eriyen her zıtlığı öğün etsin ve bu dünyadan alacaklarını alıp bir daha gelmesinler diye.
Seninle ikimiz Tanrının açtığı bir kursun iki öğretmeni olalım istedim.
Ama sonra olan oldu; dünya beni eteğimden çekti; Tanrı Zaman huysuzlanmıştı. Bacaklarımı kapattım, bir taksiye atlayıp, terkettim dağları, çocuklarımızı ve seni. Arkamdan bakışını retinama yonttum. Yolda giderken bir elim diğerini boğdu. Gözlerimi devirip, içimi çektim. Şimdi başka bir masal dinleyecektim.
27 Eylül 2009 Pazar
9 Eylül 2009 Çarşamba
Are you crazy people?
Herkeste bir çok kimlikli oluşa dem vurma tribi çarpmakta gözüme- bloglarda 3 kez, dış yaşamda 2 kez karşılaştım bir haftada. Eni konu açıklıyor bir de herkes; şurda bu ben, şu halim şöyle, burda böyleyim.Salak mısınız lan?
Yeni mi gördünüz?
Peki aynada da farkedebildiniz mi değişken kimliklerinizin kendi yüzünüze sirayetini?
Birbirinizin kimliklerini, picasso resimleri gibi uzayıp, bükülerek değişen suratlarınızda görmeye ne zaman başlayacaksınız peki?
Annenizin kimliklerini ne zaman göreceksiniz suratında, yürüyüşünde, gülüşünde?
Sevgilinizin, kardeşinizin?
Çoklu kişilik bozukluğuyla yeni mi tanıştınız? Şizofreni de gelsin mi arkasından?
Şimdi keyifli geliyor değil mi Multi-ID halleriniz?
Napıyosunuz?
Oynamayın kimliklerinizle, sikilirsiniz... görmezden gelin onları... geçer.
ikiye indirene kadar kendimi ebem sikildi...
4 Ağustos 2009 Salı
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Coraline the Emo

Coraline, Neil Gaiman'ın fantezi-korku türü romanının film uyarlaması. Taşındıkları yeni evde ilgisiz anne babasından başka bir dünya keşfeden Coraline'ın Emo cadısı ile mücadelesi! 2009 yapımı filmin yönetmeni "Tim Burton's The Nightmare Before Christmas"'tan hatırlayacağınız Henry Selick...
Çok keyifliydi...
İzleyin.
12 Mayıs 2009 Salı
quote essay: imagine yourself!
Carl Sagan (Astronomer, astrochemist best known with his SETI researches)
"Science cannot solve the ultimate mystery of nature. And that is because, in the last analysis, we ourselves are a part of the mystery that we are trying to solve."
Max Planck (Founder of the quantum theory)
"Know yourself!"
Socrates (Greek philosopher)
&
"Imagination is more important than knowledge."
Albert Einstein ( Theoretical physicist)
24 Nisan 2009 Cuma
ain't it fun when you know that you're gonna die young?
it's such fun.kuzu etini kemiğinden sıyırıp çiğnedi, yuttu, midesi bulandı.
midesi, ah zavallı midesi. artık hiç birşeyi öğütemez haldeydi. pis kokulu gazları ve etrafa leke leke saçılmış zehirleri ile bir kimya labaratuarına benziyordu midesi. organik değildi sanki de çarklı, dişli, gıcırdayan metal bir mekanizmaydı.
kustu. gözünden iki damla yaş geldi; yeşiller miydi? hayır, ama asit gibi yakıcılardı.
burnunu sildi, yüzünü yıkadı. saate baktı; 4tü. kanepeye oturdu, bacaklarını karnına çekti ve başını dizlerinin arasına gömdü. bu şekilde iki üç tur yuvarlanabilirdi, ama takla şu anda sadece zihninin yapabileceği birşeydi.
leş gibi sigara kokuyordu. ağzının içi bataklık gibiydi. Yine de bir sigara yaktı; kibritle. bu mekanik, kimyasal yaşantısında yanan odunun kokusu anne sütü kadar şefkatliydi.
kokuyla sağalmış olacak ki gözleri daldı, hem de bir ilaç kutusuna. üzerinde kahverengi harfleri olan sarı bir C vitamini kutusuydu bu. daldıkça daldı gözleri, Önce sözcükler uçup gitti, sonra duyguları, en sonunda zihni tamamen boşaldı. işte o zaman algının dansı başladı. sarı kutunun üzerinden küçük kurtçuklar gibi kıvrıla büküle yükselen sarı hayaletler ve peşlerinden gelen kristal parçaları havaya dağılıyordu. dumanımsı kıvrımlar uzanıp birbirlerine sarılıyor ağırdan alarak sanki sevişiyorlardı. kristaller genleşiyor bir elmasın yüzeyleri gibi binlerce ışık saçıyorlardı. tabi ki kristaller baskın çıktı; gözlerini onlardan alamıyordu - sanki almak istese bu kararı verebilecek bir iktidara sahip miydi? O artık sadece bir çift gözdü. ışıklar simetrik hareler oluşturuyor, açılıp kapanıyor, rengarenk fraktallar işliyorlardı havaya. ince ve sakinlerdi.
neden sonra müziği duydu. her bir sesi bir önceki ve sonrakinden ayrı, asırlar süren bir aralıkta işitti. sanki ruhu göğsünün ortasına yerleşmiş kupkuru kirli bir süngerdi ve sesler onu damla damla ıslatıp genişletiyordu. nefesi kesildi, her seferinde derin içler çekti. daldığı renk, ses ve nefes havuzunun dibinden balık gibi yüzerek çıktı; gözlerini dünyaya açtı.
sigarasının külü uzayıp kıvırılmış, ardından leş bir koku bırakarak sönmüştü. saate baktı; biyolojik ömrünün 4 saatini bir supradyn kutusuna ayırmıştı, ruhununsa 4 dakikasını. sevindi, delice kahkahlar attı.
gülmek sağaltmış olacak ki, giyindi kuşandı, halka küpeler taktı, evden çıktı. eczaneye koştu; vitamin alacaktı.
"ruhuma yarayacak bir vitamin ver" dedi eczacıya.
tek kaşı kalkan eczacı kırmızı bir B vitamini kutusu uzattı.
teşekkür edip eve koştu bizimki. B oturumu 2. salonda başlamak üzereydi.
(o karanlık günün ilham perisine teşekkürler)
23 Nisan 2009 Perşembe
reçel

sıcak su dolu küvet yalnızlığımı alıyor. birisine dokunmak istediğimde içine giriyorum, su bana dokunuyor. içine bir parça güneş pırıltısı girse mutlu bile olabilirim... kristal bir pencereden yansısa ışık, suya düşse; kırılsa kırılsa suyun içinde, suyun ruhu olsa; bana hem dokunsa hem okşasa diyorum... ama banyom karanlık, mutlu olunacak her yeri karartmışlar bu ülkede.... yine de küvetin sıcak kucağına oturuyorum. sabun kokuyor. onun boynu gibi. neden iki boynu yok? neden iki gözüm iki kulağım var da iki kalbim yok? kurulanıp çıkıyorum, kara kara düşünecek değilim ya...
Salonda, gümüş bir vazoda kırmızı kadife güller var. arsızca açmış, vazodan taşmışlar, yakında ölecekler besbelli. yapraklarını koparıyorum, reçel yapmak için. sonra vazgeçiyorum, kaldırıp koyuyorum bir kenara. "reçelle mi uğraşacağım şimdi" diyorum yüksek sesle.
banyoyu tekrar dolduruyorum; bu kez greyfurt koksun. derim yüzülecek yakında. bir kez daha oturuyorum kucağına. biraz uyuyorum sanırım. su soğumuş. sıcak suyu açıyorum. su ısınırken gül yapraklarını getirip atıyorum suya, sonra da kendimi. yapraklar soluyor, dibe çöküyor... öylece oturup, olanı biteni izliyorum... su tekrar soğuyor... of.. defolup çıkıyorum banyodan, kendimi hapsedecek değilim ya...
dışarıda yağmur yağıyor. pencereden kafamı uzatıp karşı binadaki komşuları gözetliyorum. çoğu televizyon seyrediyor. bir kadın mutfakta bir şey rendeliyor, kan ter içinde. iki çocuk odalarında birbirlerine yeşil bir top fırlatıp, gülüşüyor. kel bir adam penceresini kapatırken bana bakıyor, ben de ona bakıyorum. gözlerimi kaçıracak değilim ya... adam perdesini çekiyor, ben tepeme yağan yağmurun serinliğiyle ürperiyorum.
hava kararmaya başlıyor. sırılsıklam bir gün geçiyor. saçlarımı kurutuyorum, vuuuuu... aynada yüzüme bakmaya zorluyorum kendimi, gözlerimi kaçıracak değilim çünkü. üçüncü kez giyinip kremleniyorum. odama kapanıyorum, gök gürüldüyor, akşam oldu, tatil bitti, artık uyuyabilirim. uyuyabilirsem. kafam çok karışık tanrım, bugün beni dikkate alma.
gül reçeli olduğumu zannediyorum. gözlerim yanıyor, yutkunamıyorum. gül reçelleri ne çileliymiş meğer. bir kavanozdaymışım, kaşık kaşık yiyor iki çocuk beni, gülüşüyorlar. uyanmak istiyorum, uyanabilirsem. of.
Fotoğraflar: Hich
17 Mart 2009 Salı
alıntı

"Dünyanın her tarafında aptal köylüler hükümdarlarını tahtlarında oturtuyorlar, devlet adamlarına ün, generallere bitmeyen zaferler kazandırıyorlar. Bütün bunları cehaletten, aldırmazlıktan, geri zekalı bir kinle yapıyor, kollarının gücüyle dünyayı yerinden oynatıyor, Tanrı, kral yada borsa adına kafalarını birbirlerine tokuşturuyorlar. Bunlar, akıllarını parlak kuklaların eline teslim eden ve bazı oyuncakları onun kesesinde yaşamaya ikna eden ölümsüz, düş gören umutsuz eşeklerdir." - Stephan Crane (1871-1900)
5 Mart 2009 Perşembe
19 Şubat 2009 Perşembe
hellevean
Bazıları da deliğinden korkar; yutulmaktan, kaybolmaktan. Sanki kayıptan, gaipten, delikten, oradan gelmemiş gibi yaparlar. Kendisi gibileri bulur, sırtlarını birbirlerine yaslar, halka olup, eğlenirler. Bunların beyni ve ağzı kronik aykırılık semptomu ile uyumsuzluk içinde gelişmiştir, beyin ağzın her söylediğinin mutlaka tersini yaptırır. Soru işaretlerinden ödleri patlar. Evrenlerimizin merak ettiğimiz kadar genişlediğini unutur, sormaktan fellik fellik kaçarlar. Entropik varlıklardır, delikleri büyürken kendileri daralır. Tersine işleyen evrim mahsulüdür, kaosun güzel çiçekleridir onlar, taneciği yeni sonlara ve yeni başlangıçlara taşırlar.
Oysa kara deliğini nüfusuna geçirenler böyle midir? Onları kötü son bekler; maddeleri içine çöker ve evrenin pırıltıları arasında, ölü, gri bir nokta olurlar. Onlar evrenin sonlandırıcılarıdır ve onlar patlamanın öncesidir, hiçtir. (onlar tanrının sürmeli gözleri ve şeytanın afilli kuyruğudur. cennetin yalakları ve cehennemin or.spuları artık onlarındır, huraay!)

H.
yüzümdeki çamur belki kurur ve dökülür, maske düşer...
Birinin karşısına dikilip “neden tabla gibi sesler çıkarmıyorsun?” diye sormak istiyorum. “Neden sesinin yağlanmamış kapı kadar tahammülü zor..?” “Sığ gerçeklerini dayatmasana ense köküme!” Sonra da yüzüne bakıp ona gerçek ile somut arasındaki ilişkiyi uzun uzun anlatmak gerek tabi: “somut senin sandığın kadar güvenilir ve inanılası değildir, gerçek ise somut olmadan varlığını yansıtamaz… Dön arkanı şimdi ve somutlarını soyutla ve inanılabilirlik katsayılarını hesapla, ardından da katsayıları sıfır yap, sonuçları içine çek nefes senkronizasyonunda ve burnundan ver nefesleri ki birden bire harcamayasın…Şimdi sesine ton ver ve tüm gerçekleri mırıldan…. Ve şimdi hiç bana dönmeden yürü git, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”
Neden kendilerini unutur da gelip benden uyum ve onay beklerler ki .. Birinin karşısına da dikilip “neden bu kadar kırılmış içindeki ayna?” diye sormak istiyorum? “Neden her bir ayna kırığına inanıp yüzlerce insan olduğunu düşünüyorsun? Sonra da ona bir boy aynası verip kendiyle karşılaştırmak gerek: “ al bunu, eve götür, gece yatmadan önce evire çevire oyna, ağlamaktan gözlerin sümükleşene kadar oyna, her gece oyna, iyileş, sağal… Şimdi git, bir daha da görüşmeyelim, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”
Birine de şunu sormak istiyorum, kim gelirse önüme ona; “tuhaflıkla çılgınlık aynı şey midir? Ya zayıflıkla kararsızlık? Peki ya, romandaki gibi, insan kokusu değmemiş bir mağaraya kapatsam şu kendimi, kendi kokuma sahip çıkmayı öğrenir miyim?” Sonra bir anda O anlatmaya başlıyor: “ Sesin rüzgarın ki kadar uzun çıkabilir mi? Bu sesi çıkarmak için yeterince nefes alabilir misin? Ya bu nefesi almaya yetecek ciğerin var mı? Ciğerinin yerini bana gösterebilir misin? Şimdi de burnunu göster.. Aferim.. Hadi şimdi de saçlarını tarayalım… Gel şöyle bir sarılayım sana… Tamam mı? Buldun mu yanıtlarını? Şimdi rüzgar kadar uzun bağırabilir misin?”
“Buldum…” dedim, "yüzümün yumuşaklığını fark ettim dokununca"… Tekrar uzandım tarağa, tekrar başladım taramaya, sonra tekrar kollarımı göğsüme dolayıp sarıldım kendime… Ve ezberledim; “tek yanıt şefkat, tek yanıt şefkat, tek yanıt…” sonra bana döndü Ayna ve şöyle dedi “şimdi git, uzun bir süre bana bakma, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum..”
Güldüm, “hahaha!”... Bitmeyen ironi senfonisinin elleri buz gibi ama pırlanta gibi kalbi var… Aşağılık sol lobum ezik sağ lobuma 1 fark attı bu gece” uykuya daldığımda rüya kahramanları fareler gibi kaçıştılar yüzümdeki ukala sırıtıştan....





just go...






