"Bedava dağıtıyoruz, herkes alsın!"
Boş umutlar saçıyor çakma Aralık ayı şehre yine. Güzel havalar, kimseyi ayırmadan, kayırmadan yalanlar saçıyor. Uyan. Aralık'tan sonra bahar gelmeyecek. Kara kış var kapıda. Bunlar zaten iyi günlerin, daha iyileri olmayacak. İşler boka saracak, beter olacaksın. Önlem al. Kafanı koru. Kask tak. Mask tak. Erzak topla, saklan. Kendini korumayı bil kendi türünden. İnsan sevgisinden kurtul. Kimse kimseyi gerçekten sevmez.

Sosyolog G. Homans, 'Social Exchange Theory'sinde her ilişkinin bir ödül ve bedel dengesine dayandığını söyler. Aşk, iş fark etmez. Der ki, insan önce çıkarlarını ölçer sonra ilişkiye girer. Yalan mı? Değil. "İnsanlık" sandığın bunu unutabilmektir. En çok unutanı evliya ilan edersin. gönülden sever, gönülden verir sanırsın. Oysa o sadece sormayı unutmuş ve vermeye bağımlı olmuş biçaredir. Herşeyin aslını astarını merak ettiğinde varoluşunun mal mal bakakaldığı tuhaf öğretilerden başka bir şey bulamazsın. İnsan sevgisi de bunlardan biridir. Aslında,  sevdiğini sandığı kişiyle çıkarlarını hassas kantarda bi temiz dengelemiştir insan. Sevginin arkasında kimi gerçekler hep vardır. Seks, para, sidik yarışı ya da ilham alışverişi, şefkat deneyimi, kendini yeniden yaratma. Herkes alışveriştedir. Kimse kimseyi sevmez, birbirlerinin verdiklerini verdikleri sürece severler. İnsan aslında insanın değil, deneyimlerin peşindedir.

Deneyecek bir halt kaldı mı peki? Aya gitmedik evet, gidemeyeceğiz de. Zengin olmadık, olamayacağız. İnzivaya çekilsek, mutluluğu anlatacak adam bulamayacağız.Ya da Zerdüşt gibi dağdan inip, ahmak zihinlere laf buyuracağız. Çocuk yapsak, ana babalarımızdan aldığımız kendi deneyimlerimize açlığımızı bırakıp bir de onunkilere bağlanacağız! Ben bu dördü dışında pek çok şey deneyimledim. Yani, Maldivlere gitmedim ama benzer yerlere gittim. Bungie Jumping yapmadım ama bu kafam çok hızlı düşüşler gördü. Yaşamın anlam dolu(!) detaylarını da herkes kadar yaşadım. Güneşin doğuşları ve batışları; mutluluktan ağlamayı, acıdan kıvranmayı; birine tapmayı, herşeye tapmayı, hiç birşeye tapmamayı, dans pistlerini, bilek kesiklerini; şiir dilini, küfür dilini; şefkati, şiddeti; renklerle oynamayı, karanlıkla boğuşmayı; alkışı, yuhlanmayı;  aldanmayı, aldatmayı; anlamayı, kaybolmayı; başlamayı, bitirmeyi. Ama her deneyim bitti. Her deneyime beni bağlayan umutların aslında boş olduğunu anladım; bazen deneyimin başında bazen de bitişinde.

Bir arkadaşım, Lübnan'daki yaşlı amcasının "avluda bütün gün oturup bitmesini bekliyorum" deyişini korkuyla anlatmıştı bana. Korkmuştu çünkü tokat gibi çarpmıştı gerçek: boş umutlarla savurduğu hayatında bir gün gelecek, hiçbir şeye hevesi kalmayacaktı. Birbirini dünyanın öbür ucunda bulmuş iki bıkkın insandık. Uzun uzun konuşmuştuk. Bu sahteliğin eforik egemenliğinden; neon neon patlayan yalancı umutlara bağlanıp hüsranlara gark olmaktan nasıl kaçabiliriz, anlamaya çalışmıştık. Bir sonuca varamadan yollarımızı ayırırken, gözlerimizi yumup, yalancı sırıtışlarımızı yüzümüze yapıştırarak yaşama karışmıştık.  Boşlukta kendi kendine yanan iki gariban, isteksizce ve umutsuzca etrafa saçıldık. Nietzsche kadar farkındaydık, umut gerçekten de işkenceyi uzatan en büyük kötülüktü.

Pek çok önemli zihin, yaşamı sevmeyi futursuzca salık verirken*, diğerleri de tam aksine varoluşun berbatlığını anlatmıştır**. Bazıları ise bu berbatlığı sevmeyi öğretir.  "Boşluk bakışımın biçimini alıyor" derken kozmolog Reeves, bağsız; umutsuz; şeysiz ve kimsesiz biçimde seviyordu gördüklerini. Sanma ki ben bağsız ve umutsuz sevgiyi tanımıyorum. Sevgiden ziyade kabul etmeyle gelen bir huzurdur öyle bir duygu. Maddenin ötekileştirilmesiyle gelen huzur. Öyle ki boşluğu dolduran her hacme saygı duyarsın. Öyle ki öğretmen gibi onaylarsın oluşlarını. Sanma ki bundan hoşlanmıyorum. Ama bu tam da eylemsizliğin kendisi değil mi? Yani Taocu bir Wu Wei? Eylemsizlik için bir eylem; sadece kabul etme, onaylama, bakma ve tanık olma eylemi... Sanma ki bu eylemsizlik hoş değil. Ama bil ki hevessiz, meraksız ve geçici. Her şey gibi geçici. Acıktığında kafanı kaldırıp lanet olası sirkülasyona geri döndüğün için geçici.


Tek birşey iste diyor Buddha: hiçbirşeyi istememek. İnanıyorum, Buddha bu, üç büyük dinin ilham perisi. Ama zor istememek. Her ne kadar kokuşmuş karanlığım bana destek olsa da hep susmak, kabuk bağlamak, boş umutlara kulak asmamak, boş umutlar vermemek gerekiyor. O yüzden benim de tek bir fantezim kalıyor geriye: Ani bir beyin kanamasıyla buradan gitmek. Patlasın istiyorum incecik damarları, beyin zarıma kadar saçılsın pıhtılar. Büyük bir mutlulukla istiyorum sonumu. Düğün gecesini bekleyen Rumi gibi.




*: Pek severler yaşamı; Montaigne, Richard Bach, Dale Carnegie, Erasmus, Heidegger, Yogiler, Ferrarisini satanlar, Chopra'giller, Cüceloğlu'giller.
**: Varoluşçular, bu söylemlerde fena değildir. Sartre, Camus, Nietzsche... Bazı yazarlar da öyle  Schopenhauer, Foucault, Hugo, Huxley... Sonra karanlığı fişekleyen fantazi ustaları; Poe, Kafka, Lovecraft..vb.

8 Comments:

  1. ekinklch said...
    kafam bulandı yaaau :S
    -----------------------------------
    ps. 'şevkat deneyimi' tanımlamasını pek beğendim de söylemeden edemedim :)
    Özgür Ceren Can said...
    baş belası seniii! ;)
    Hich said...
    bulanmasın. siz bana aldırmayın:)
    Hich said...
    ÖCC, olm, umut etmek Godot'yu beklemektir yazmışsın ya bide yaw! ahah, koptum:D
    g. said...
    çok sahte hissettim kendimi, taklit gibiyim..

    okudukça süprizsizleşiyor, deneyimledikçe anlamsız. heyecanın kalmadığı oranda bekleyişe geçiyor,yeniyi üretmeye çalıştıkça saplanıyor. istemek ise beklemek olunca işte; sıkıcı,anlamsız,yorucu e bitsede gitsek ya.
    Hich said...
    bitmeyecek, üzgünüm. daha reenkarnasyon var:)
    g. said...
    tüh..
    varol döken said...
    gecenin sonuna yolculuk-louis ferdinand celine

    hepsinden önce oraya gitti celine, dönmeye de gerek duymadı...

Post a Comment




 

Blogger Template | Created by Adam Every