I want you to notice that I am a camera now.
a camera that observes, that captures, that records.
a bloody camera.
not an energy source anymore.
cos I don't think. I don't think authentically anymore.
So I don't produce a s..t.
I just follow up. as a camera does.

I keep alternating my life to capture the best possible experience.
I keep changing places to live, people to love, problems to solve.
But I don't make any experience for anyone.
no, I don't inspire anymore.
no, I am not a weirdo now.
remember I am a f.. camera.
not an energy source that enlightens surroundings
a source that seeds the free artistic thinking.

just wanted you to know.
so, maybe I don't feel so cold.
I feel my bipolar swings and my darkness comes again.
But I want you to notice that
I am a fking clown in charge this time.
a French clown.
I should have smile while I do my chores.
How many times did you have to fake a smile?
you know how...
so, just notice...
maybe I can't cry and write as I did before.
But I'll be recording, though.
I can show you the details later.
a damn camera, I am,
remember?


Geçtiğimiz dönemde atlatığım derin depresyonumdan çıkarken aklımda kalanlar, bu anlamsız sistemde mutlu olunamayacağı; bu sistemi değiştirmek gerektiği; ancak şu anki sosyo-ekonomik parametrelerin; yaşım, cinsiyetim, gelir düzeyim, mesleğim vb niteliklerimin bunu becermeye yetmeyeceği şeklindeydi. Bu ömrümde ne yapsam dünyayı değiştirmeye; insanlığı ve ilmi hissedilir biçimde daha yüksek bir yere taşımaya, onlara bir ivme katmaya gücüm yetmeyecekti. Ben Karl Marx olamayacaktım ya da Cern'de çalışan bir bilimadamı veya bir barış insanı, bir Gandhi, bir Osho, yahut iyi bir edebiyatçı; ne bir Jack London, ne bir Victor Hugo hatta ne bir Orhan Pamuk...

O halde ya bu rolü köle gibi sürdürecek, depresif yaşamıma devam edecek ve önemli birşey yapma fırsatı için bir mucize bekleyecek ve yahut dünyayı değiştirmesi benden daha muhtemel, insanlığından emin olduğum birine destek verecek, hayatıma anlam katacak ve türüme olan borcumu ödeyecektim. Ama kime? Öyle biri yoktu. Kimse dünyayı değiştirmek istemiyordu. Dahası ortalıkta "insan" yoktu...

Ben de yapmaya karar verdim.

Çocuk istemeyen bir kadındım. Sorumluluklarından korkmak ayrı, bunun daha yapacağım onca şeyin önünde bir engel olacağını düşünüyordum. Hem ben duygusal özgürlüğüne düşkün; öyle tek birşeye gönül veremeyen, insanlara sıkıca bağlanmayan birisiydim ve böyle bağ(ım)lı kadınlarla alay ederdim.

Ne var ki  değişime olan susuzluğum galip geldi ve depresyon ardılı düşünceler bakış açımı değiştirdi.

Yapacaklarımın önüne geçmesinin aksine belki de bir çocuk, benim şu korkunç dünya için yapabileceğim en iyi şey olacaktı. En azından "güvenebileceğim bir kişi" daha olacaktı. Belki öyle birinin gelmesine vesile olacaktı ki bu biyolojik aygıtım; o bir hastalığı yenecek, bir yıldız keşfedecek, insanlığın  kaderini değiştirebilecek ya da onunla sadece iyilikler yaparak insanlığın milyonlarca yıllık birikimine küçük tuğlalar ekleyecektik. Sonuçta sayıca azalan açık zihinli insanlar saffını güçlendirecek, bir takım olacak, varlığımızı insanlığa adayacak, birlikte "dünyayı değiştirecektik" :)

Bunu anlattığım insanlar bana gülüyor. Çocuk yapmak için ilginç bir bahane diyorlar: "Aslında senin vaktin gelmiş".  Öyle mi bilmem; bu yalnızca bir biyolojik saat meselesi mi? Ama derinlerimde bu zor kararı alabilmek için ihtiyaç duyduğum heyecan bende işte bu şekilde hasıl oldu. Şimdi, sevgili eşimin insanlığına da güvenerek başlattığım bu "proje" hayata gelmek üzere.

Takım arkadaşımla tanışın...
 Bu Aralık'ta aramızda...










CHO KU REI








Toplumsal cinsiyet rollerinin en kazığından yaşandığı ülkemde birşeyler söylemek biraz okuyan herkesin boyununun borcudur. Bu ülke cami duvarına işeyip beni okuttuysa, benim onun insanlık suçlarını görüp yorumlamama kapılar açtıysa, kendi bilir.
O yüzden eşcinsellerle ilgili yazıyorum.
O yüzden fahişelerle ilgili de yazacağım. Ve konsomatrislerle, ve eskortlarla, ve striptizcilerle...

Gördüğüm en güçlü kadınlardır onlar. Mübala etmiyorum.
Bir gün 900lü hatları arayıp "cinsel tatmin" arayan erkekler gibi, hattın ucundaki kadına soruyorum:
"Neden bu işi yapıyorsun?"
Cevabın  "kader utansın" tarzı bir kılığa bürünmesini beklerken "alemci sesiyle" o bana:
"Seni burjuva seni, konuşma be!"
diyerek diğer hattaki herife "tatlıım" diyor.!!
Amerika'da strip club'lar yaygındır. En ucuz ve iyi yemek oralardadır. Birine gidiyorum. Renoir tablolarından fırlamış bir nu sahne aklımda. 2-3  düzine kadın çıplak ve hepimizden yüksek kaidelerde anıt gibi dikilip salınıyor... Donup kalıyorum. Böyle bir güzellik tanrının aklına bile gelmez ki. Evet, bulutlar konusunda iyidir ve gün batımlarında, bazen de ormanlarda. Ama kadın, sözde onun ikinci sınıf saydığı mahlukat, topukları içkilerimizle dolu masalarda, gözleri, ah gözleri uzaklara dalmış sanki hepimizden üstünler ve onlar zaten yıldızlar!
Orada durup düşünüyorum. Fotoğraf makinesi yasak diye göz hafızamla çekiyorum fotoğraflarını. Bill diyor ki eğer yarın onları okulda görürsek burada hiç görmemiş gibi yapmalıymışız. Tamam diyoruz. Ertesi gün okulda kızları arıyor gözlerim. Güneş gözlüğü takan ne çok kız var koridorlarda. Hiçbiri yıldız değil. Ama o yıldızlar, o içki masalarının güzel dev kraliçeleri, ben bahşişlerini jartiyerlerine sıkıştırırken bana aynı sözleri gözleriyle söyleyen kadınlar hep aklımda: "seni burjuva seni!"...
Burjuva görünen bir arkadaşın evindeyiz.Gece ilerliyor, şımarıyoruz; Youtube'dan Ankara pavyonlarından görüntüler açıyoruz. Bir video'da iki kadın Ankara havalarında göbek dansı yapıyor kelli, felli ve bıyıklı adamlarla. Popolarını öyle bir sallıyor öyle absürd raks ediyorlar ki gülüyorum deli deli. Arkadaşım tokat gibi şunları diyor "keşke bunlardan biriyle tanışsam, sevgilim olsa". "Nasıl ya? " diyorum. " Baksana ne kadar özgürler" diyor, " öyle özgürlük kimsede yok etrafımdakilerde". Durup düşünüyorum. Yok evet, ben hiç bir zaman o kadar rahat olamadım. Hep insan ayırdım, hep duruma göre davrandım. Kendi sınırlarımı an be an çizen hep ben oldum. Çünkü toplumsal cinsiyet rollerinin işaret ettiği gibi davranmak "aile terbiyemde" vardı.
Eskort kızlardan bahsediyor birisi de. Diyor ki kızlar üniversite mezunuymuş ve mesela bir kokteyle yalnız gitmek istemeyen bir erkeğe sadece "dam" olmak için belli bir ücret alırlarmış. Erkek ileri gitmek isterse ücret artar, oradan erkeğin evine gidilirmiş. Üniversite mezunu kızlar tercihmiş bu işte, yoksa öyle yarı-formal ve prestijli ortamlarda hemen yanındakinin ne tür bir kadın olduğunu anlarmış elalem. Üzülmenin ötesinde bir merak duyuyorum. Acaba başka şartlarda doğsaydım bana neler olurdu?
Bir kız tanıdım, şimdi diyemeyeceğim bir ortamda. Kız belediyede çalışıyor. "Ben" diyor, "borçlarımı nasıl ödüyorum sanıyorsun?" " Bazen" diyor" biriyle çıkarsın, ki ablam da aynısını yapıyor, dersin ki şuraya bu kadar taksidim var, bu kadar borcum. Sonra gidersiniz, bir kezde iş bitince tekrar edersin. Böylece güzel şeyler alırsın giyecek, borçlarını ödersin!". Utanıyorum, yaşım 17. "Orospu" diyorum içimden. 32 olunca anlıyorum, kişiliğinin ezilişini, lanet sistemin üzerindeki baskısıyla o küçük yaşta nelere mecbur kaldığını da ancak öyle kendini var edebildiğini bizlerin arasında.
Almanya'da bir kulüpteyiz. Işık, duman ve coşku var etrafta. Yanımdaki diyor ki "bak şu kıza, nasıl giyinmiş, ben orospuyum beni kullan diye bağıyor!" Patlatmak istiyorum tokadı. Straplez bluz altına mini etek giymiş. Böylece seksi çağırıyor gibi gerçekten de ama ya yaşam ona başka tecrübe kanalı vermediyse??? Senin gibi züppelerin kafasından neler geçtiğini, onlardan neler öğrenebileceğini, ya da nerelerde daha iyi yemek yiyip, nasıl güzel şeyler giyebileceğini öğrenmesinin tek yolu mini etekten geçiyorsa?? Kısacası ya fakir, eğitimsiz ama meraklıysa? Ama senden benden özgür bir zihni varsa? Tabularla tıka basa dolu değilse aklı ve davranışları- kimbilir ne basıklara rağmen- rahatsa?
Acaba başka şartlarda doğsaydım striptizci, eskort, gizli fahişe ya da "kevaşe" olur muydum. Olurdum herhalde.
Deneyimden başka bir haltı olmayan bu hayatın -hele ki insanoğlu merakla lanetlenmişken- başka türlü ne anlamı olurdu ki? Ondandır, başka şartlarda doğan kadınlara duyduğum saygı. Onlar, hepimizden; borsada para kaybedip stresten ölenlerden, mesleki hırslarıyla boğulanlardan, "copy cat" kadınlardan, erkeklerden, orta ve üstü sınıfın bütün mahlukatından daha güçlüdür. Yaşamın lağımında neler var bilmeden işemek neye yarar? O lağımın beğenmediğiniz gücünü istediğiniz kadar yoksayın, orası var. Gayler var, fahişeler ve gizli fahişeler ve sergileyiciler. Ve lağımın yeraltı dünyası değil mi sana ilham veren? Utanmadan aşağılaman ne diye?
"Her zaman bir sergileyici oldum, bilmeden de olsa eğlence dünyasının bir parçasıydım" diyen şu kadın gibi (Lütfen ama lütfen hepsini izle) :



Ve o kadın der ki " Eğer hayatıma yeniden başlasaydım, tamamen aynı seçimleri yapardım. Yapardım; şimdi olduğum kadın için ve yaptığım seçimlerle öğrendiklerim için... Ben güçlüyüm!"

Toplumsal cinsiyet rollerine karşı durmak hayatı anladığını sanan her cinsin görevidir. Kadın, deneyim, para ya da statü için erkeğin tüketiminden korunmalıdır.
Kadını rahat bırakın.

Düşün ki karanlık bir odada uzanıyorsun.
Uyanıksın, duyuların açık.
Sonra birden başına tuhaf bir şey geliyor.
Merkezini kaybediyorsun; zihnindeki referans noktanı.

Hani bir düşünce bir diğerinden sonra gelir ya da en azından sen düşüncelerine bir gözlemcisidir ya normalde.

İşte böyle olmadığını, varlık algısının her düşünceden bir diğerine geçtiği anda şekil değiştirdiğini ve kendisini o düşünceden ibaret zannettiğini, arkasından yeni bir düşünce -ya da uyaran- geldiğinde kendisini bu kez de tamamen ondan ibaret zannetiğini düşün.

Yani bir merkezi, bir evi olmadan trenden trene aktarma yapıp her bindiği treni evi sanan ama içten içe de trenlerin evi olamayacağını, bir başlangıcı, bir referans noktası, gerçek bir evi olmadan yaşayamayacağını bilen birisi oluverdiğini düşün.

Varlığının zihninin ürettiği anlık "şeylere"; düşüncelere, algılamalara, tepkilere binip gittiğini, en başta kendisine dönük algısının kaybolduğunu sonra da gerçeğin ne olduğunu bulamadığını düşün.

Kendi zihninde tutunacak hiç bir çivi dahi yokken, yerçekimsiz gibi, oradan oraya uçuşarak kaybolduğunu, tek farkında olduğun şeyin kayboluşun olduğunu düşün.

Bu farkındalığın da dahil her bir zihinsel aktivitenin, kayboluşunu körükleyip katladığını, varlığının üzerine binip savrulacağı yeni bir tren yaptığını düşün.

Böyle bir kayboluşun hiç sona ermeyeceğinden duyacağın korkuyu düşün.

Bunun 1 saat sürdüğünü düşün.

Git ve şizofren derneklerine yardım yap.

Tavşan bacağından uzak dur.

for his appreciation in the past ten years...

Thanks for revealing yourself and for all your support :)


El Empleo / The Employment from opusBou on Vimeo.


Herkes birilerinin çalışanıysa piramidin üstünde kim var?

Hergün bu simulatif yaşantı bataklığında hem köleyi hem efendiyi oynamaktan, sanki çok matah bir oyunmuş gibi bu saçma rolleri üstlenip poz yapmaktan ölesiye sıkıldım. Gerçek bir toplumsal devrim için; içinde "pazar", "tüketici" "çalışan" ya da "yönetici" sözcüklerine yer olmayan bir sisteme geçmek, bu iğrenç projeksiyondan kurtulmak için ölmeye hazırım. Ruhum ancak bu pislik çarkına çomak sokarsa huzura erecek.

Kurtuluşun her koyunun kendi bacağından asılışıyla mümkün olacağına inanan mistik yaklaşımın bile bu sisteme hizmet ettiğine inanmak üzereyim. Yani dini, inancı ya da ilkeleri bütün insanların bile bu çarkı yağlayanlar olduklarına.

Sistemin karşıtı elbette sistemin parçasıdır. Maddenin karşıtı antimaddedir. Tanrı aksini yarattı ki kendini görsün....

Bu dualiteden ölesiye sıkıldım. Nötr denen yerde bekleşmekten yani aslında bir üçgenin içinde dönmekten de.

Dördüncü birşey lazım. Yeni bir fizik kanunu, yeni bir insan türü, bambaşka bir algı; yeni bir renk frekansı ya da canlılığın "- 0 + " sarkacından çıkmış yeni bir formu gibi. Ruhum artık bu plana dahil olmak istemiyor. Gittikçe tek bir devlete dönüşen, köleleşmiş, algısı, psikolojisi bozuk dünya toplumunda var olmaktan utanıyor. Ruhumun aklımla anlaşabildiği zamanlar geride kaldı. Şimdi aklıma yalvarıyor; birşeyler yap ve beni buradan kurtar.

Öğrendiklerimi süzdükten ve uzun uzun düşündükten sonra anlıyorum ki, bizler şu koca evrende birbirine bağlı "şey"leriz. Görüyorum ki karşıt durdukça zıttımı güçlendiriyorum. Görüyorum ki nefes alış-verişim, o koca kibriyle tanrıyı var ediyor. Görüyorum ki isyan ettikçe topluma hakim olmak isteyenleri uyarıp tedbirler aldırıyorum. Ben daha sesimi komşuma duyuramadan o beni duyuyor ve güçleniyor.

Öyle birşeyin içinde öyle şeyleriz ki biraz gözümüzü labirentten yukarılara kaldırdığımızda bize tasarlanan bu deneysel rollerden kaçamayacağımızı görüyor ama yine de o peynirin peşinden dar koridorlarda kafayı -gözü çarpa çarpa, çaresiz koşturmamızdan ve sonra da sanki yaptığımızın "aramızda" bir anlamı ya da farkı olabilirmiş gibi "günaydın sarışın, bugün nasılsın?" ya da " akşama biz de toplanıp şu meseleyi konuşalım" diyebiliyoruz.

Yapışkan, ağdamsı, uzayan ve kötü kokan bağlarla birbirimize bağlanıyor, birbirimizin gözünü boyuyor, sesini boğuyor, normalleştiriyoruz. "Tek devlet, tek yönetim" diye sözümona ince hesaplar yapanlar bile bir başka gözboyacısının kapısında paspas olmaktan ileri gidemiyor. Bir lamın üzerinde yaşayan bakteriler gibi vıcık vıcığız. Ömrümüz hiçbirşey anlamaya yetmiyor.

Çok utanıyorum. Ne yaptım da dünyaya ve insan bedenine tıkıldım, bilemiyorum. 

Laboranttan af diliyorum.

Beni burdan çıkarın!

"Benim bütün bildiğim şey karanlıktır, yeraltındaki gece. Ve gerçekten varolan tek şey de budur. Sonuçta, bilmem gereken tek gerçek de budur. Sessizlik ve karanlık. Sen herşeyi biliyorsun büyücü. Ama ben bir tek şey biliyorum -tek gerçeği" *

Diyor, yalnızlık ve kıskançlıktan başka bir şey öğrenmemiş Arha, büyücüye. Büyücünün ışığına aşık olup, karanlık efendilerini terk edip, korkusuzca onun peşinden gidiyor, gözünü hiç bilmediği bir dünyaya ve kendiliğe açıyor.

Dizlerimi kokluyorum. Çocukken ki gibi kokusu hala, toz, haylazlık biraz da et. Yalnızım, burnum çıplak dizlerimde oturuyor, karanlığı ve orada ışıyarak beni büyüleyen o tuhaf "şeyi" düşünüyorum. Çocukça kandığım o parlak ışığı... Bir fotoğraftaki koca bir mercek yalazıydı sanki. Ya da peri tozundan bir top; ışıldıyor, kıpırdıyor, saçılıyor, parlıyor da parlıyordu. Karanlığın içinde gözlerimi alıyor, ruhumu çekiyordu. Ağzım açık, zihnim uyuşuktu. Donup kalmıştım karşısında; hareketsiz; gözlerim kamaşmış, bir tavşan gibi beni avlamasını bekliyordum. Avladı.

Avı olduğum böylesi nur huzmeleri saçan bir ışığın bir de cismi olmalıydı. O cismin içinde de dünyanın tüm maddesini kendine köle edebilecek bir iradesi. O öyle bir maddeydi ki karşısındakine, bakan  ama görmeyen kör gözler, işiten ama anlamayan kulaklar verir; kör karanlığın sessiz zindanlarında yaşamaya alışanları bile etkisi altına alabilirdi. Ona biraz bakmanız efsunu için yeterliydi. Parlak, sıcak, yıkıcı ve değiştirici enerjisiyle bu olsa olsa radyoaktif bir maddeydi. Öyle ya, radyasyonun ışığı kör eder, yıkar, savurur ve bütün hücrelerinde değişime sebep olurdu.

Beni avlamıştı radyasyon. Mutasyona uğratmıştı. Artık eskisi olamayacaktım ama elbet onun da bir yarılanma ömrü vardı. Belki hiç kaybolmayacaktı ama azalacaktı. Üzerimden geçen bu şey; gözlerimi bozan, saçlarımı ağartan, içimin en iyilerini kötüye çeviren bu şey, sizin sadece aşk dediğiniz, hayvani, karşı konulamaz, basit bir vakumun çok ötesinde; beni, ömr-ü yolculuğum boyunca ilk kez gerçek bir karar almaya zorlayan bir meydan okuma, bir aksi-güç, bir çeşit anti-maddeydi. Bunu, bu tuhaf, ışıklı, yıkıcı madde yarılanıp azaldığı için olsa gerek ancak şimdi fark edebiliyorum. Radyasyonmuş bu. Şimdi ancak o yıkıntılarımdan başımı kaldırıyor, mutasyona uğrayıp da değişmiş bedenim ve benliğimle yeniden yaşama adapte oluyorum. Bu şey, diğer tüm canlılara yaptığı gibi beni de evrimin kucağına itmiş. Korku, çaresizlik ve arayışların beni deliliğin sınırlarında oyaladığı o ilkellikten ileriliğe geçiş döneminin çekirdeği olmuş. O karanlık dönemi atlatıp hayatta kalınca, sayesinde duygusal dengemi  ve gücümü katladığımı, sağlıksız uzuvlarımdan, mesela beynimin aşırı çalışan sağ lobunun gereksiz yerlerinden, veya yüksek doz saldığım östrojenimden ya da kalbimi güm-güm attıran o hızlı kanımdan kurutulup daha güçlü bir insana dönüştüğümü anladım.

Dizlerim hala et kokuyor ve çocukluk. Başardım o halde, yaşıyorum; doğal seleksiyondan kurtuldum. Apaçık bir evrim geçirdim ben, bunu gözledim, geride bıraktım. Arha da evrim geçirdi, kör gözleri görmeye başladı, inançları baştan ayağa yıkıldı. Bunu bize yaptıranın radyasyon olduğundan eminim, evrim onunla olur, aşkla değil.  Değil mi?





*Arha- Atuan Mezarları- Ursula K. Le Guin

Ev basalım diyenlere, ne varsa Almanlarda var diyenlere, anarko nostalji sevenlere, 80lere, Berliner'e, Kreuzberg'e gelsin... Resme Tıklayın (slide-show)...
Duvar kalsa mıydı...?

Sosyolojiden fiziğe, psikolojiden felsefeye, matematikten edebiyata dünyanın dahilerini seri-üreten bir toplumu sığ(ır)laştırdılar ve uyuşturucu, kapitalizm ve utanca buladıkları bir "wasted german youth" yarattılar! Bir halkı bütün cevherleriyle çiğneyip tükürdüler.İnanıp savundukları herşeyden uzaklaştırdılar, beyinlerini yıkadılar, bayraklarından, kültürlerinden, mitlerinden, halklarından, kendilerinden utandırdılar. Savaş suçlusu gibi önlerine bakarak gezdi Alman gençliği onlarca yıl, bir futbol şampiyonasından daha önce asamadı kimse bayrağını penceresine. Hitler'i geri ödediler, zekalarını geri ödediler, farklarını geri ödediler. Durduruldular sonra satın alındılar. Savaş sonrasıydı, açtılar, sesleri çıkmadı, boyun eğdiler. Japonya'yı aldıkları gibi satın aldılar Alman'ın savaş günahlarını. İran'a yaptıkları gibi aklını zehirlediler; bu kez dinle değil, refah ve uyuşturucuyla.

Duvar yıkılmasaydı belki, insanlığın Doğu Almanya'dan tekrar yükseleceğini düşünebilirdi insan. Ama yıktılar.

Duvar yıkılınca, çocukluğunda Doğu Almanya'dan batıya göçmüş bir arkadaşım, esrarından koca bir nefes çekerek, Macaristan'a bile gittiğinde kendini daha fazla bulduğunu, oradaki dokuyla daha uyumlu olduğunu bugünün Almanyasıyla barışamadığını anlatıyordu. Mutsuzdu. Batıda doğup büyümüş diğerlerinden de farklı değildi. Çalışıyor, sevişiyor ve uyuşuyordu; bir manyağın 70 yıl önce yaptıklarının kendine biçilen ayıbını unutmaya çalışıyor, benim gibi yabancıların yanında bu "hatasından" dolayı özür diliyordu. Onun kanı, bir global suçluydu, Almandı. Utanmalıydı. Tıpkı eski başbakanları Willy Brandt gibi diz çökmeliydi önümde özür dileyerek. Güzelim dudaklarında kırmızı şarap izi arttıkça daha da efkarlanıyor, kimlik erozyonu gözümün önünde tek kelimeyle somutlaşıyordu. Nasıl da inandırmışlardı zavallıyı, onu ve tanıdığım diğer bütün Alman gençlerini... Nasıl da kendilerini suçlamaktaydılar.

Dayanamayıp sordum. Size okulda ne öğretiyorlar da hepiniz bu şekilde düşünüyorsunuz? Sonja cevap verdi " Hitler'den dolayı dünyaya bir özür borçluyuz"!

Yok ya!

Savaş sonrası Batı Almanya'yı üçe bölerek paylaşan Fransa, İngiltere ve Amerika, ağızlarında salyalarla kaynaklarınızı, sanayinizi ve "genius" halkınızı kullanırken suçlu değil de,  kira ödemek için can hıraş çalışan akşamları da uyuşmadan uyuyamayan siz gencecik zavallılar mı suçlusunuz? Soruyorum, anlamıyorlar. Beyinleri yıkanmış.

Bir başka gün bir başka yüksek kafalı gence denk geliyorum, boynuna o zamanın modası bir "poşu" bağlamış. Neden bir kürt aksesuarı kullanıyorsun diyorum. Hayır, moda bu, bende de var aynısından, merakım bilgiç duruşundan birşeyler çıkar mı düşüncesiyle geliyor. "Bu" diyor, "Usama Bin Ladin aksesuarı" Amerika'ya gününü gösterdi". "Hayır" diyorum, "aynı aksesuarı kürtler de takıyor, Türkiye'de savaş çıkarıyorlar" Çelişkiye ve düşüncesizliğin boyutlarına bakın ki Amerika'da savaş çıkardığı için "trend" gereği o poşuyu benimseyen genç benim kürt davasından dem vuruşumla hemen yön değiştiriyor: "Herkes savaş düşünürse asla barış gelmez. Onlarla savaşmayı kesmelisiniz"! Beyni yıkanmış işte, bu beylik cümle öğretilmiş, "savaş kötüdür". Az önce Amerika'yı bombaladığı için damarlarındaki anarşist kan modaya uymuş, şiddet ve savaşa meyletmiş ve bir sembolü boynuna bağlayıvermiş, ama gerçek, kan kokan bir savaşı anlattığımda ilkokul bilgileri hortluyor. "Savaşma, özür dilemek zorunda kalma"

Elbette savaşma. Hiç savaşma. Ama unutma ve farkında kal Almanya. Ülkeni bölüp yediler. Bütün orjinaliteni kaybettin. Oysa bak, dünyaya neler yapardın ; Copernicus, Kepler, Einstein, Röntgen, Alzheimer, Zeppelin,  Diesel, Siemens, Adi Dassler, L. Strauss, M.Luther, K. Marx, M. Planck, Kant, Schopenhauer, Goethe, Hesse, E.Fromm, Heideger, Adler, M.Weber, Nietzsche, V.Frankl, P.Drucker, Beethoven, Schubert, Bach, Wagner...  (Alman ırkı olarak- Avusturya, İsviçre dahil)

Benim esrik bir Alman hayranlığım yok. Alev Alatlı ne kadar Rusya hayranıysa ben de o kadar Almanya hayranıyım. Sadece düşündüm bugün: kontak lensten, atomaltı parçacıklara kadar her taşın altından bir Alman çıkar, zamanında düzeni de anarşizmi de onlardan öğrenirken, şimdi neredeler? Arkadaşlarım, kendilerine IKEA'dan ev kurmakla, çalışmak, uyuşmak ve susmakla, aileleri bahçelerini süslemekle, köpeklerini dolaştırmakla, baş-kaldırı damarlarından taşanlar, varlık gösteren tek "underground" oluşuma, neo-nazilere katılıp ülkedeki Türkleri kesmekle ve nihayetinde bu dev halk, birşeyler üretmekten ödleri koparcasına içi boş uğraşlarla oyalanmaktalar.

Bir Almanla kırılasım, çocuğunu doğurasım, sonra da onu boş beyniyle ülkesinin geri-dönüşümlü çöp tenekelerinden birine fırlatasım var. Plastik olana.






sevgililer
gününüz
kurtlu
olsun...

Arora, yaşamı seven, capcanlı, neşeli bir kızcağızdır. Onu tanıyanlar renkli kişiliğini anlata anlata bitiremez. Arora'nın, herkeste olduğu gibi, bir de özsıvısı vardır. Özsıvı, insanın rengini ve yoğunluğunu belirleyen, sıvı- gaz arası bir materyaldir. Arora'nın mesela, özsıvısı kırmızı renktedir.

Karanlık ve sıcak bir gecede Arora, Brora ile tanışır. Brora'nın özsıvısı beyazdır. Tokalaşmalarıyla oluşan temas, karşılıklı birer damla özsıvısının transferine neden olur. Sonra konuşur, sarılırlar, üçer damla sıvı yer değiştirir. Birbirlerinden hoşlanmışlardır. Sevişirler; ikiyüz damla sıvı yer değiştirir. Aşık olurlar, beraberlikleri sürer, her gün yüzlerce damla yer değiştirir. Artık Arora, yarısına kadar Brora'nın beyaz sıvısıyla doludur. İçinde bir milyon damla kırmızı, bir milyon damla beyaz sıvı vardır.

Brora'nın durumu farklıdır. Brora, her gece, kendisine eklenen kırmızı sıvıyı dışarı çıkarmak için uğraşmış, içinde Arora'nın o kırmızı sıvısının birikmesine izin vermemiştir. Çünkü birinin özsıvısını içinizde uzunca süre tutarsanız, o, içinizde bir yerlere tutunarak küf gibi bağlanır, dahası orada ürer. Hele ki o kişiden ayrı düşerseniz, virüs gibi sizi hasta eder. Akıllı Brora, bunları pek iyi bilmektedir.

Gel zaman git zaman çiftimiz anlaşamaz, ayrılır.

Şimdi Arora, içindeki kırmızı ve beyaz sıvılarla yapayalnız kalmıştır. Üstelik kısa zaman sonra, içindeki beyaz sıvı, kırmızı sıvıya saldırmaya başlar! Kaynağından, Brora'dan uzak olduğu, ait olmadığı bir yerde olduğu için Arora'nın içini harp meydanına çevirmektedir.

Arora, kendi özsıvısı olan kırmızıyı korumak için beyaz sıvıyı dışarı çıkarmak ister. Lakin beyaz sıvı, sadece nefes yoluyla, azar azar dışarı atılabilmekte,  her 24 saatte ancak bir damla dışarı verilebilmektedir. Bir milyon damlanın nefesle dışarı atılması bir milyon gün gerektireceğinden, zavallı Arora, beklemekten başka yollar aramaya başlar. Zira içeride süren beyaz-kırmızı savaşı, kendi doğasına, cansıvısı kırmızıya çok zarar vermekte, Arora, günden güne tükenmektedir.

Ne yapmalıdır?

Arora daha hızlı nefes alıp vermelidir. Oksijenden başı dönene kadar nefes alır, verir, alır-verir, gözlerinden yaşlar boşalır, gırtlağı düğümlenir. Beyaz Brora halen içindedir. Başka bir yol bulmalıdır.

Beyaz sıvıyı götürüp iade etmenin bir yolunu arar. Gider, Brora'yı bulur, ağzını açmasını ister. "Tamam" der Brora ve açar ağzını. Arora dudaklarını Brora'nınkilere yapıştırıp nefesini onun ağzına üfler, üfler. Tamamdır. Olmuştur bu iş. Evine gider. Neşesi yerine gelmektedir. Ne var ki, az zaman sonra savaş yeniden başlar. Kırmızı can çekişmekte, beyaz üstün gelmektedir.

Böyle de olmamıştır işte, cancağzı ölüm döşeğindedir. Bir başkasının canını, kendi canınızdan değerli bulup böyle bolca içinize alırsanız olacağı budur. Yok yok, en iyisi, kırmızı sıvıyı artırmanın bir yolunu bulmalıdır. Böylece Arora'nın kendisi güçlü olur ve belki bu savaş kazanılır.

Arora kolları sıvar. Kırmızısını artırmanın, benliğini ve bilincini kuvvetlendirmenin yollarını arar. Vücudunu iyi besler, vitaminler yutar. Zihnini doyurmak için felsefe kitapları okur, duygularını tatmin etmek için sanat eserlerini inceler, resim yapar, yazı yazar, fotoğraf çeker. Ruhunu beslemek için bolca müzik dinler, zikir çeker. Evet, içinde bir miktar kırmızı  yükselmiştir. En azından her saldırıda malup olmuyor, hatta bazen kazanıyordur.

Haftalar, sonra aylar geçer. Kırmızı ölmez ama savaş sürmektedir. Arora artık iyiden iyiye yorgun düşmüştür. Buna son vermek için barışçıl bir diploması mi gerekir?

Düşünür. Belki de beyaz ve kırmızı sıvıların birbirine karışıp kendi özsıvısının "pembeye" dönüşmesine izin vermelidir. Belki de Arora o kendine özgün kıpkırmızı canını, ömrünün sonuna dek yok etmelidir. Hemen denemeye başlar, kaybedecek neyi vardır? Savaş meydanındaki her beyaz damlayı olduğu gibi kabul eder, sevip okşar, kendisine; kırmızısına karışması için ikna eder. Sonunda beyazlar kırmızıyla birleşmeye razı olur. Zafer yakındır. Fakat, heyhat, bu kez de kırmızılar isyan çıkarır. Renklerinden ödün vermeyeceklerini, bunun intihardan beter olduğunu, pembeye dönüşüp varlıklarını yeryüzünden sileceklerine Arora'nın ölmesinin daha yerinde olacağını bağırırlar.

Arora başa döner. Savaş sürmekte, canı yanmakta, yatak- döşek bitap düşen vücudu çürümektedir.

O zaman karar verir Arora, belki de herkes gibi yapmalı, gidip Brora'nın beyazını başkalarına satmalıdır. Birilerini bulup yeni bir alış-verişe girişir. Xora, takası kabul eder. Xora yeşildir. Arora, her gün biraz kırmızı ama çokça beyaz cansıvısını Xora'ya aktarır, ondan da aynı miktarda yeşil sıvı alır. Ancak bu kez akıllı olmalıdır, tıpkı Brora'nın yaptığı gibi, her gece bu yeşil sıvıları tüketmeli, tükürmeli, bir şekilde içinden atmalıdır. Ancak bu şekilde beyazlardan kurtulacaktır. Bu çare, bir süre derdine derman olur.  Arora yükünden epeyi kurtulmuştur. Sahtekarlık yapmakta, kırmızıya beyaz katıp satmaktadır ama olsun, Xora anlayacaktır.

Kendini artık iyiden iyiye güçlü hisseden Arora, nihayet bir akşamüstü, bir iç denetim yapmaya karar verir, harp meydanını ve tüccarları denetleyecektir.

Fakat o da ne?

Bunca zaman beyaz sandığı Brora malzemesi aslında, herkesin içinde bolca bulunan, renksiz, kokusuz bir elementten başka birşey değildir. Brora'nın beyazı aslında sudur! Sıvının o beyaz görüntüsü tamamen bir sanrıdır. Aslında Brora ona, herkeste olan o basit elementten başka hiç bir şey aktarmamış, Arora, kendi kırmızısından sıkıldığı için olsa gerek, başka bir rengi içinde duyumsamak istemiş ve nihayetinde cimri Brora'nın canından parça alıyorum sanarak her gece, allahın suyunu, düşlerinde hababam beyaza boyamıştır.

Arora'nın dudağı, görüpte anladıkları karşısında uçuklayıverir. Bacakları titrer, olduğu yere yığılır.  Sorar, "Neden böyle yapmışım?" "Bunun gerçek sebebi ne?"

Biraz düşündükten sonra kristal kadar berrak bir cevap zihninde belirir: Arora bir "ana-renktir". O kıpkırmızı cansıvısı olmadan turuncular, pembeler, morlar yapılamaz. O, birilerine karışmalı, onlara yeni renkler vermeli; beyazları pembe, sarıları turuncu yapmalı ve sürekli insan değiştirmelidir. Bunu yapamadığında canı sıkılır, yüreği daralır; kırmızı cansıvısı içinde anaforlar yapar, azar, döner ve ağzından dışarı fışkırmak üzere yükselir.

Cevabı gören Arora bir kez daha hayrete düşmüştür. İçindeki o, saydam sıvıları beyaza çeviren düş gücünü kutlarcasına, pencerenin dışında da şu koca alem, bir serap gibi bembeyaz uzanmakta, kar yağmaktadır. Sakince kara daldırır bakışlarını. "Canım sıkılmıştı!" der. "Canım çok sıkılmış olmalı. Brora'nın beyazı bana lazım değildi, benim kırmızım fazla gelmişti". Bir oh çeker, gülümser: "Ne yapayım, ben böyleyim. Atıl kalamayacak kadar kırmızıyım!"

Ve -gerisini okuyucuya bırakmamak için- usturupluca ekler: "İçelim. Bunu kutlayalım" "Herkese benden beyaz serap!"

Pics:
Tirael
Purrrk


Bir kelebeğe hiç birşey yaptırmaya gücün yetmez. Ondan milyonlarca kat güçlü olduğun halde tersine işler güç kanunu. Omuzuna konması için mesela, güç uygularsan, ince ve güçsüz kelebek ölür. Zekanın gücü de işe yaramaz, eğitmek istesen mesela; evcilleştirmek, ömrü yetmez. Kelebek, ancak ve ancak senden korkmazsa omzuna konar. Senden korkmaması gücünle değil güçsüzlüğünle ilişkilidir. Ya da belki acıdan yanmışsındır ve iyi niyetten başka evrene verebilecek birşeyin kalmamıştır, o zaman belki kelebek senden korkmaz ve kısa ömrünün kıymetli anlarından birkaç saniyeyi senin o çökmüş omzunda deneyimlemekten kaçınmaz.

-0-

"Senin bu kelebek sevgin ne olacak?" dedi bir gün arkadaşım. "Kelebek sevgim mi, o nereden çıktı?" "Etrafımızda" dedi "mutlaka kelebekli birşeyler var!"... Geçiştirdim, kelebekleri sevecek bir kız değildim. Neden sonra farkettim ki, kelebekler etrafımı gerçekten sarmıştı; evimde kelebek kanatlı peri bibloları, ellerimde kelebekli yüzükler, kelebek resimli defter kapakları, yazılarımda "kelebek" takma adlı kahramanlar...

Ya kendimi bir masal dünyasında sanıp onlarca kelebeği etrafıma toplamıştım ya da acıdan yanmış, omuzlarım çökmüştü ve kelebekler ben farkında olmadan etrafıma üşüşmüştü. Muhtemelen ikisi de olmuştu. Acıdan yanarken bu dünyayı sahte ve acımasız bulup masal diyarlarına saklanmıştım. Orada beni sakinleştiren rüzgar sesleri ve orman kokuları duyumsamış, çaktırmadan, bu sırrımı kendime hatırlatır gibi, kelebekleri etrafıma serpiştirmiştim. Çünkü kelebekler sakindi, hafifti, özgürdü, benim iki dünyam arasında harika bir sembolik köprü olurdu.

Bugün, sonunda ben de, kendimi sakin ve hafif hissettim. Yanlış anlama, acının gövdemin içinde yanması, içimde isten, dumandan ve kokudan bir bulut oluşturması sürüyor. Ama ben bugün yeni açılan bir algı kapısından içeri girdim, sakinleştim ve hafifledim. Algıladığım şey şuydu: artık yüzeyde yaşamaya çalışmamalıydım. Ve devamında: yüzeyde ihtiyaçlarımı gidermek uğruna, ruhumu hiçe sayanlara onlar istemediği halde "biriktirdiğim ben"in derinliklerinden parçalar koparıp sunmamalıydım. Ve sonra: ihtiyaçlarımı karşılamak için düşüncesizce paha biçtikleri hizmetlerinin karşılığı, acının dumanıyla tütsülenmiş kalbimin en pembe yerinden fletolar olamazdı. Üstelik bu gurme bir tatdır, muhtemelen beğenmez, gider basit bir tavuk göğsünün yada başka löp etlerin peşinde koşarlar. Bu hizmetleri karşılığı onlar olsa olsa, sığ sığ gülüp konuşmamı, hırslarını satır aralarına yerleştirdikleri konuşmalarını dinlememi ve ekstremitelerime çeşitli şekiller vermemi isterler.

"Hayır, bu ticarette benim mallarımın bedeli yok. Benim kelebek kanatlarım, yanık kokan iç organlarım ve kanlanmış gözlerim var. Bunlar, batan geminin derinliklerde yatan malları; dünyanın yüzeyinde beş para etmezler. O yüzden ben en iyisi, yüzeyde yaşamaya, yüzey insanlarıyla takas yapmaya ve ihtiyaçlarımı orada karşılamaya bir son vereyim".

Algı kapısından çıkışım öyle şaşalı falan da olmadı. Yani bir kafama dank ediş ya da parlak bir ışıkla aydınlanış  yoktu ortada; bir "halleluyah"! Usulca geri çıktım o odadan, sadece anlamış, sakinleşmiştim.

Hala özgür hissetmiyorum, belki daha onlarca kapıdan geçmeliyim. Fakat ne kadar ince, güçsüz ve hafif olduğumu biliyorum. Benim yerim ya gökler ya da deniz dipleri, yeryüzü değil. Takas ancak, korkmadıklarımla; acıdan yananlar ve iyi niyetlilerle olabilir. Omuzlarında uyur, rüyalar görürüm belki, acınası, kısacık ömrümün küçük bir kısmında. Karşılığında rüyalarımı anlatır, onları eğlendirir, acıdan yanan kalplerine su serperim. Sönmek isterlerse tabi.

-0-

Farkındayım, uzun zamandır yazdığım en kendinden iğrenmeyen yazım. Ne oluyor, yoksa götüm mü kalkıyor?

 Anarşizm, yöneticiliksiz anlamına gelir ve mottoları "kimse beni yönetemez", "devlete hayır", "sisteme hayır", "otoriteye hayır" gibidir. Godwin'in henüz adını koymadan yaydığı fikirleri modern anarşizmin temelidir. Kominizm ile kolektivizm ile ve bireyselcilik ile dirsek dirseğedir. Bu kadar ansiklopedi yeter.

  •  Peki anarşizm uygulamaları mümkün olabilir mi bu devirde? Devletsiz bir düzene geçmek mümkün müdür? Bazı ticari güçlerin devletleri bile solda sıfır bıraktığı bu düzende devleti yıkmak yeterli midir? Medya, markalar, gizli bireysel -politik amaçlar, dandik devletlerden daha güçlüyken, onunla ya da bununla yönetilmemek mümkün müdür? Kimler yönetir bizi?
1- Devlet. Kendisi diğer devletlerle bir sınıfın içinde popülerlik yarışından öteye gidemeyen bir öğrenciden farksız, yasal yöneden tanımlandığı için mazeretsiz bu işi yürütmek zorunda olan yönetsel unsurdur. İşleri kolaydır, Marx'tan beri kimseler varlığının şeklini ve sebebini sorgulamamaktadır. Artık delicesine toprak savaşı da verilmemekte, devletler toprak büyütmekten çok ekonomi büyütmektedir. Burumda her devlet bir nevi kendi ekonomik güç unsurları tarafından yönetilmektedir. Para kimdeyse devlet nezrinde söz ondadır.
2- Zenginler. Devletin içinde güç, küresellik içinde güç, rakipleri arasında güç olmak için paralarını büyütmek ve büyütmekten başka bir işle uğraşmayan çok-zenginler, bir zamanlar toprak genişletme derdindeki devletlerin konumundadırlar. Artık "karar alma" onların işidir, dolayısıyla stratejik yöneticiler de onlardır. Tabi kararlarını uygulatmak için liderliğin gereklerinden ikna kabiliyetleri de olmalıdır. Bireyleri ve devletleri top yekün etkilemek ve manipule etmek ancak ikna kanallarını bilmekle olabilmektedir.
3- Dinler: İkna edileceklere ilk önce bu kanaldan mesajlar verilmeli, ilk önce dinler ikna edilmelidir. Dinlerin başındaki söz sahipleri ile anlaşılmalıdır ki alınan kararlar halka açıklanırken dindar kesim ilgili fetvasıyla karardan nasibini alsın. Din büyükleri bu durumda yönetime katılmakta, verilen tüm kararlarda pay sahibi olmaktadır. Din, şüphesiz, global yönetimin integral bir parçasıdır.
4- Medya: Global yönetimi uygulamaya koymanın; sözde devlet kararlarını halka ulaştırmanın tek yolu kitle iletişimidir. Medya büyükleri alınan o global karardan çıkar elde etmezse, bu kararı yönetimin istediği gibi değil canının istediği gibi, yüksek ihtimalle de aleyhte yansıtacaktır. Bu durumda medya büyükleri ile el sıkışılmalı, kararlar onlarla anlaşılarak verilmeli yani medya yönetime katılmalıdır. Global yöneticilerin arasında medya devleri de pişkinlikle oturacaktır.

  • Yukarıdaki çıkarımlara  itiraz geleceğini sanmıyorum. Bu yönetim kurulunu hepimiz zaten biliyoruz. Peki paramız yok diye yönetime katılamıyorsak ve yine para sisteminin köleleri olarak sesimizi çıkaracak bir platformumuz hiç olmayacaksa; itiraz edince işten atılır, baş kaldırınca hapse atılırsak, nasıl yönetime ve sisteme karşı durabiliriz? Anarşizmi ne kadar ilerletebiliriz? Meydanlarda eylem yapıp sopa yiyerek mi? Facebook'ta grup kurarak mı? Twitter'dan ciyak ciyak öterek mi?  Sanmıyorum. 

İnsan bir tehlikeyle karşılaşınca üç şeyden birini yapar:  1- saldırır, 2-kaçar, 3-hareketsiz kalır. Bize karşıt bir görüşü tehlikeyle bir tutarsak, mikro düzeyde bu üç davranıştan birini sergileyeceğimizi çıkarsayabiliriz. Sistem ve otorite tarafından yönetilmek bizim için bir tehlike arz ediyorsa biz bir anarşistizdir ve yukarıdaki tepkilerden birini vereceğizdir. Anarşistler genel olarak 1. tür tepkiyi veren yani saldıran, molotof kokteyliyle ortalığı patlatan, yakan, yıkan kişiler olarak görülürler. Anarşizmin düzen bozmak temelli doğası gereği, elbette anarşizm aktivistleri  bir parça terörü de içlerinde taşımaktadır. Yani 2. tip davranış- kaçmak; düzeni yıkmak isteyen anarşistin pek tarzı değildir.

  • Peki ya 3. tip davranış? Hareketsiz kalmak? Düzeni görmezden gelmek? Sistem yokmuş gibi yaşamak? Yönetimi "ignore" etmek? 
Hayati fonksiyonlarını yerine getirmek, sosyal paylaşımlar ile kendini tatmin etmek ve psikolojik olarak birine ait olmak gibi ihtiyaçları karşılandığı sürece insan canının istediğini "ignore" ederek yaşayabilir.  Nitekim yönetilse de özgür kalsa da birey, yiyecek, konuşacak ve sevişecektir.  Ekmek için iş; iş için çalışkanlık ve boyun eğme gerekiyorsa bunu yapmalı, elbet karnını doyurmalıdır. Sosyal bir linç istemiyorsa benzer kafalı insanlarla arkadaşlık etmeli ve şüphesiz aşık olup duygusal açlığını gidermelidir. Peki yönetimin her dayattığını yemeli midir? Sahte gündemleri takip edip, markaların gözüne sokulmasına izin vermeli midir? Sanmıyorum.

Bugün, zenginler, devletler, dinler ve medya bizim yönetim kurulumuzu oluştururken her geçen gün bu yönetimden etkilenmemek güçleşiyor. Gerçek bir hak arayıcı aktivist, bir gün bu sistemi yererken ertesi gün elinde bir smart-phone ile ya da sırtında bir Prada paltoyla görülebiliyor. Çünkü işi çok zor; dünyanın en büyük güçleri onu etkilemek için uğraşıyor! Reklamlar her geçen gün psikoloji biliminden daha fazla faydalanarak içimize işliyor, politik konuşmalar, dini nutuklar, TV programları da öyle. İnsan psikolojisi hamur gibi yoğrulup, her fikir bir ürün olarak satılıyor, her mal bir duygu gibi sunuluyor, duygular sadece alış-veriş için ivme vermeye elverişliyse empoze ediliyor. Birey aslında ne istediğini hiç bilmez halde kobay gibi yaşıyor. Aktivistin işi de zor oluyor bu durumda tabi, gönlü Prada paltoya kayıveriyor.

İşte bu yüzden artık asıl mesele; gerçek anarşizm; önce kendini tongaya düşürmeden, sisteme yar etmeden, yönetime ve onun oyunlarına gelmeden yaşamayı becermek oluyor. 3. tip davranışa yakın, hareketsiz kalmaya yakın olmayı becerme eylemi! Kaçmak zaten imkansız, saldırmak makul ve mümkün değilken, bocalamadan "verdiklerinizi almamak için elimden gelenin en iyisini yapacağım" yemini etmektir bence en realist anarko eylem. Bu, yönetiminizi ne benim bir başıma, ne de milyonları toplasam yıkmaya gücüm yok, o tren kaçtı, ama en azından beni bir sistem hatası, nüfuz edilemez, etkilenemez bir "bug" olarak görebilirsiniz demek gibi bir eylem. Yönetimin beynimi yıkamak için kullandığı kanallardan uzak durmak,  şunun şurasında sağlıklı ve bilinçli yaşadığım 30-40 seneyi kendimi bozmadan yaşamak istiyorum diyen bir eylem.
  •  İşimde örneğin, emeğimin hakkından öte birşey almamak, işimin tanımı neyse idealist biçimde elimden gelenin en iyisini vermek, en azından kendimi açgözlü bir köleden ötesi olarak içselleştirmemi sağlayacaktır. Rüşvet istemiyorum, hak yemiyorum, sistemin işaret ettiği hiçbir sosyo-ekonomik başarıya hırslanmıyor, dayatma motivasyonlarına pabuç bırakmıyorum. Benim için işim = et, süt, ekmek. Kazanıyor ama borçlanmıyorum. Borcun köleliğimi artırdığının farkındayım. Elimden geldiğince borçtan uzak durup, "nerde trak orda bırak" hakkımı koruyorum.
  • Yönetim kurulunun bana biçtiği günlük duyguduruma karşı direniyorum. TV izlemiyorum. Zenginlerin uşağı olmuş çakma devletin çakma politikaları, insan hayatıyla nasıl oynandığı, hangi delinin kimi bıçakladığı, neleriyle ünlü oldukları belli olmayanların sözde yaşamlarına dair bilgiler; sözüm ona haberler, beni hiç ilgilendirmiyor. Yıllardır haber dinlemeden mutlu yaşıyorum. TV programlarını, yarışma ve dizileri de izlemiyorum. Oralarda bana markalar dayatılıyor, giysiler, mücevherler, insan sınıfları, yaşam tarzları dayatılıyor. Kendimi içlerinden birinde göremediğimde eğlence olmaktan çıkıp tatminsizlik muhasebesine giriyor. Ben de artık, durduk yere yaşamımı aşağılayan bir şeyler izleyip canımı sıkmıyorum.
  • Zaten ortalama bir insanın alması pek de mümkün olmayan küresel moda markalarını takip etmiyorum. Kadınım; güzel görünmek, havalı havalı endam salmak doğam gereği beni arayışa sürüklüyor elbet. Ama kanlı jean'ler, pırlantalar, insan ayıbı kürkler, benim gibi yaşayan bir sürü insanın kamburu çıkana kadar çalışarak ürettiği ve bir tekinin fiyatıyla binlerce çocuğu doyurabilecek süslü elbiseleri istemiyorum. Biliyorum, estetik anlayışım bile şu anda kirletilmiş, etkilenmiş ve dayatılmış halde. Ama en azından gözüme güzel geleni modaya pek uymasa da giymekten korkmuyorum artık. Karşı akımlara yöneliyorum; eski giysilerini giyiyorum annemin, Do It Yourself  denen akıma saygı duyarak elimden geldiğince dikip biçiyorum. Asla bir Gucci kürküm, De Beers pırlantam olsun istemiyorum. Bu markaların bina boyutunda ışıklı reklamlarını gördüm Times Meydanı'nda, aklıma geldikçe tüylerim ürperir. Orası dünyanın güç girdabının merkezidir. O reklamların yediği elektrik çok ağaç öldürür, çok çocuğu aç bırakır. Bir daha gitmek istemiyorum.
  • İlaç ve kozmetik ürünlerinden uzak duruyorum. Büyük bir hastalığım olmadıkça ilaç kullanmıyorum ve malesef en az inandığım bilimdalı da tıp ve kimya ilimi. İlaç yan-etkilerinden ölen milyonlarca insan, sakat bebek, AIDS gibi hastalıkların aşıları bulunduğu halde para için hala açıklamayan şirketler, ameliyatların çoğunda doktor hatası ölümler varken nasıl olur da inanabilirim ki? Doğa bana herşeyi verir; başım ağrıyınca kiraz yer, karnım ağrıyınca rezene çayı içer, kırışıklıklarıma buğday yağı sürerim. Bunların yan etkisi yoktur hem de beni yönetim kurulunun dayatma tıp anlayışından ve para tuzağından uzak tutarlar. Düzenin fast-food'undan, yağından, şekerinden uzak durur, Reiki verir, yoga yapar, sağlığımı korurum.
  • Popüler bilgi, popüler müzik, popüler kitaplar, dergiler, gazeteler, filmler, websitelerinden, her türlü poptan iğrenerek uzak duruyorum. Hepsi arkasında en az bir yönetim kurulu üyesi bulundurur, ya medya, ya devlet, ya bir zengin yada bir din! Anarşist bir kitap asla best-seller olamaz ama vampir temalı ürünleri iyi sattıracak kitap serileri para basar, aşk romanları, filmleri sevgililer gününe yakın bir zamanda çıkar piyasaya, hükümet değiştirilecekse yukarıdan, derin devlet içerikli kitaplar, diziler pompalanır. Amerikan filmleri hem sanatsal olarak hem de insan düşüncesini, mizahi yeteneğini aşağılamak noktasında çoğunlukla birer çöptür. Pop müzik, hepsi aynı altyapılarla, ritimle bezeli, güzel kadın ve erkeklerin sunduğu prodüksiyonlardan öteye gidemez, müziğin insan ruhu üzerindeki doyurucu etkisini taşımaktan tamamen uzaktır. Anarşist fikir bütün bunlardan kendini korumalıdır. İnsan, gözünü, kulağını bu çöplükten çekebilirse kendi zihni ona harikulade şovlar hazırlar, sunar, en orjinal bilgilere kendi zihninde kavuşur, gerçek bilimle, gerçek sanatla ve samimi insan deneyimleriyle ilgilenmeye başlar, kendini içerden dışarı doğru zenginleştirir. Anarşizm böyle bir zihinde kendiliğinden belirir. Bütün bu vakumlu pop çöplüğünün uyaranlarının dışında kalabildiğinde, insan zihni, sistemsizliğin ve özgürlüğün tadını duyumsar ve doğal olarak bir anarşist olur.
  • Ve son olarak, bir dine ihtiyaç duymuyorum. İçime döndüğümde tanrımı da, onunla konuşacağım dili de hem keşfedebilir hem de icat edebilirim. Başka bir yol gösterici-yöneticiye gerek yok. Tanrı orada, ben buradayım; aramıza kurallar koymak insana mahsus bir ilişki biçimi olur. Ben tanrımla kuralsız bir iletişim kurarım, böylece kimse cebimden para, elimden oy sızdıramaz. Din insanoğlunun kendine kendine icat ettiği birşeyse en kötü icat, bir grup insanın diğerlerini yönetmek için icat ettiği birşeyse en kötücül icattır. Ama din sonuçta bir icat, bir üründür. Metafizik bir ortamda, tanrıyla arama kural koyan, sınır çeken, para, güç yada oy isteyen bir ürünün girmesi absürddür. Hele ki varlığını ispata tenezzül etmeyen ya da zaten varolmayan o tanrının kendisi beni yönetmekten geri durur, beni özgür bırakırken! Bir din, insanın boynunu en çok eğdiren otorite olabilir, insanı en köleleştiren. Din liderleri, bu sistemin yönetim kurullunda baştacıdır; sayelerinde bütün kararları uygulatmanın, insan zihnine girmenin bir yolu her zaman bulunabilmektedir. Somut bir varlığı bile bulunmayan bu tehlikeli yöneticiden; dinden, kendimi uzun süredir temizleyerek hem dinin kendi yaptırımlarından hem de diğer oluşumların bana din aracılığıyla dayattığı yaptırımlardan muafım. Harika hissediyorum.
Sistem, bizi yönetmeyi kendine vazife bilen zenginlerin bir düzeneği ise; istediklerini olabildiğince vermeyerek sisteme karşı anarşist  tavrımı sergiliyorum; hareketsiz ve kayıtsızım. Ne sattıklarıyla ilgilenmiyorum. Kazanma hırsı taşımıyor, TV izlemiyor, marka ve ürünlerine aldırmıyor, filmlerine, kitaplarına, müziklerine dönüp bakmıyor, dinlerine kulak asmıyorum. Ben bir pasif anarşistim. İnsanlara pek inanmayan, hümanizm karşıtı bir anarşistin sahip olabileceği en makul DÜŞÜNCEYİM*. Dondurmadan römorkora herşeyi kendim yapabilir, genlerimle oynayan pislikleri yiyeceğime, köylerden aldığım temiz tohum ve fidelerle evimde sebze yetiştirip afiyetle yiyebilirim.  Kendi kendime öğretir, kendim tasarlar, kendim üretir,  kendime yeterim! Yönetim, beni yönettiğini sanadursun, ben onun işlerliğini sonlandırmak için üstüme düşen o minicik görevi yerine getiririm: onu yok sayar, verdiklerini almam. Ben, dünyada bu sistem çökecekse bombalar ve tanklarla değil, kulak tıkaçlarıyla, göz bantlarıyla, kedi otlarıyla çökeceğine inanan benim gibilerin sesini uzaktan tanır, onların müziğini dinler, yazdığını okur, onlarla sisteme karşı duran, pasif, barışçıl, sessiz ve gizli bir anarşist klan oluştururum. Sayımız arttıkça sistem hataları büyür, sonunda birgün çöker.  Bize katılmak, sistemde bir hata olmak isteyen herkesi davet ederim.

Aşağıda sesini tanıdığım anarko bloggerlardan bazıları var:
İnanma
Çevrimdışı
Muayyen
Kızgın Damdaki Kedi
emre varışlı
Rustik Futuristik


*: Hich, bu saydıklarını düşünür ancak pratikte bazı güçlüklerle karşılaşır. Dolabında jean'leri, buzdolabında ketchup'ı bulunur ve itiraf etmek gerekir ki beğenmese de Amerikan filmlerini sıkça izler.

"...kaçarken, saklanırken, hayaller kurup safiyane, umutsuzca ama bazen de boş bulunup umuttan gebererek gerçekleşmelerini beklerken, keşke elimizde bir cetvel olsa da hayattan ve eski kendimizden uzaklaşma mesafelerimizi aylık olarak raporlayıp arşivlesek. Sonra da yıllık denetlemeler yapsak kendimize, feedback versek "hm, hich hanım, bu yıl biraz fazla uzayıp gitmişiz, yakınlaşmak için hayata, şu tedbirleri derhal alınız" desek... Belki o zaman uçurumları farkedebiliriz adım atmadan önce..."

Gorgonthalas 'ın bir yazısı için bırakmışım bu yorumu... Kendimize yakınlığımızı denetlemeye ilişkin bir ölçme aracı önermişim. "Hich Cetveli" koymuş O da adını (Gorgonthalas, 2011).

İşte, Hich  Cetveli'ne göre 2011 için denetleme raporum:

Ocak- Yeni bir yıl, ülkeme geri dönüşümün yeni heyecanları, eski aşk, yeni heyecanlar var, kendimde sayılırım. Kendime yakınlığım %80
Şubat- Mutluyum, hayatıma dair incelemeler yapıyorum, kendimde sayılırım. Kendime yakınlığım %80
Mart- İncelemelerin sonucunda korkunç veriler elde edip, büyük üzüntülere gark oluyorum, hiç ama hiç kendimde değilim. Kendime yakınlığım %40
Nisan- İncelemeler, korkunç veriler, vaatler,  kalp kırıklığında ömürlük bir son nokta, yok oldum. Kendime yakınlığım % 3
Mayıs- Üzüntümü yutmak için büyük çabalar veriyorum, birilerine inanmak istiyorum, beni kurtarsınlar istiyorum, boş umutlar adasında bir başımayım oysa. Kendime yakınlığım %15
Haziran- Başka türlü bakmaya çalışıyorum hayata, insanları başka halleriyle görmeye, sonuç hep hüsran, herşey boktan, ben de dahil.  Kendime yakınlığım %30
Temmuz- Zırva umutlarımla tatile gitmek için uğraş veriyorum, kısa tatiller, kısa kısa kendime getiriyor beni.  Kendime yakınlığım %50
Ağustos- Gerçek yüzler belirmeye başlıyor, özel anlar beklemeyi kesiyorum, herkes kendi derdinde, ben baştan ayağa bir derdim. Tatiller sürüyor ama acı hala mesaide. Kendime yakınlığım %40
Eylül- Yılın en önemli ayı, sürekli mutsuzluğumu kabul edip bir karar alıyorum, bağrıma taş basarak en azından "bir şey yapıyorum", artık kraliçe Elizabeth gibi bakire yaşayacağım(!) Kendime yakınlığım "bilinmiyor"
Ekim- Kendimi gözlüyorum, bunun bir hastalık olduğuna inandım, iyileşmeyi bekliyorum, biraz da olsa güç topluyorum. Kendime yakınlığım %40
Kasım- Aklım gel-git, duygularım taşkın, yaşamak zor, istikrarlı olduğum tek konu çalışmak, gerisi ağlamaklı Kendime yakınlığım %50
Aralık- Biraz yükseldim, hala kötü bir veri akışı var eski hayatıma dair, ama ben kendimi yüceltmeyi biraz başardım. Kendime yakınlığım %60

Sonuç: Eylül ayı kendine yakınlık oranı "0" kabul edildiğinde yıllık ortalama kendine yakınlık: %31,3 bulunmuştur. Subjenin kendini ifade edişi de dikkate alındığında 2011'de kendisi için iyi giden pek birşey olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta 2011'de algılanan %68,1 oranındaki  "kendine uzaklığı"  subjenin, bu yıl boyunca deyim yerindeyse travmatik bir varoluş sergilediğine işaret etmektedir.

"Bilinmiyor" verisi nedeniyle Eylül ayını ortalamaya dahil etmediğimiz, daha optimistik ikinci bir yaklaşıma göre ise subjenin 2011 yılı boyunca kendine yakınlığı %44,3 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuç yine de ortalamanın altında, "vitality" ve kendine yakınlık ilişkisine göre, oldukça "down" bir yıla işaret eder.

Yorum: Anlaşılacağı gibi Hich Hanım, koca bir yılı limbik sisteminize kurban vermiş, amigdalanızın hegamonyası altında yaşamış, duygu kanallı bağımlılıklarınızla bir zavallıya dönüşmüşsünüz. Kahrolası limbik sistem, açgözlü ve nankördür bilmez misiniz? Bakın nasıl da hala yeni günlerinize göz dikmiş, 2012nizi harap etmekte! Hich Hanım, bu negatif geri besleme yüzünden özür dileriz ancak, ekibimiz derhal düzeltici tebirler almanızı; yaşamınızda urlaşan o korkunç meseleleri bir an önce sinir ağınızdan uzaklaştırmanızı salık verecektir.  Bu servis ücretsizdir.

Bazı arkadaşlarımı ergenliklerinden hiç çıkamadıkları için suçladım...  O öfkeden, o varoluşsal hüznün tuzağından kurtulamamalarından, öfkelerinden arınamamaları, o pis nefreti bertaraf edememeleri, O Şey'den uzak duramadıklarından dolayı... İlgi isterdi o zavallılar, başka bişey değil.. İlginin sadece verdikleri kadarını... İstemesinler, alışsınlar, bu ağdalı duygusallıktan kurtulsunlar isterdim.
Naifliklerini, oyunsuzluklarını, insanlığa inanışlarını, pür ve katıksız masumiyetlerini koruyan o zavallıların en saklanmış, en kendini başka göstermeye çalışanı benmişim. Ne sanmışsam....
Bir de baktım ki....
Yine 16lık bebek suratımla baktım ki aynaya;
Bazı şeyler değişmemeli..
Hem de hiç,
Yoksa kendimi anlamam imkansız olur....
Bazılarımız, bu rolden erken ayrılır; çünkü; zam ister...

Ain't it fun when you're always on the run?
Ain't it fun when your friends despise what you've become?
Ain't it fun when you get so high, well that you just can't come?
Ain't it fun when you know that you're gonna die young?
It's such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, fun, such fun, such
Ain't it fun when you're taking care of number one?
And ain't it fun when you feel like you just gotta get a gun?
Ain't it fun when you just can't seem to find your tongue?
'Cause you stuck it too deep into something that really stung
It's such fun
Well, so you come up to me and spit right in my face
I didn't even feel it, it was such a disgrace
I punched my fist right through the glass
But you didn't feel it cos' it happened so fast
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun, fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such
Ain't it fun when you tell her he's just a cunt?
And ain't it fun when he splits and leaves you on the run?
Well, ain't it fun when you broken up every band that you ever begun?
Ain't it fun when you know that you're gonna die young?
It's such fun, such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
Such fun, such fun, such fun
dinle


parçanın adını odamın duvarına karakalem karalıyorum.. annem, sözlükten baksa da "ain't"in anlamını anlayıp da maksadımı çözemeyecek... koca bir medusa kafasının karakalem karalamasının hemen üstünde yazı... çok masum, çok öfkeliyim... hiçbir yer benim değil... hiç bir yer... yersiz varoluşum; ifadelerim, anlatımım, sözlerim, ah be dinelesene ben burdayım, herşeyim, öyle yersiz ki, keşke iki metrekarem olsa bu dünyada, bari ağaç olabilseydim, ağaç...belki mezar olurum, mezar.

90lardan beri, insanın sahip olduğu 5-HTTLPR geni, nam-ı diğer "mutluluk geni" üzerinde araştırmalar yapılıyor. Bu gen kısa ise insanlar daha depresif, uzun ise seratonin hormonu basmaya daha meyilli, yani daha mutlu oluyor. Şimdi anladık ki benim gibilerin bu körolası geni daha uzun. (Bu bir.)

Bazı makalelerde de rastladığım gibi, karanlık edebiyat, müzik, resim ve fotoğrafları,  mutluluk yansıtanlara nazaran daha etkileyici buluruz. Karanlık duygular insanı daha derinden yakalar ve sanat eserinin beğenisini artırır. Aynı şekilde sanatçı da içi kararınca daha yaratıcı olur, öfkeyle, acıyla, umutsuzlukla daha üretken olur. (Bu iki.)

Sanat toplumun gözünü açan, onu sürü psikolojisinden koparıp bireyselleştiren, özgürleştiren ya da en azından özgür olmak için heveslendiren bir olgudur. Bugün medeniyetin şekillenmesinde, düşünsel akımların ortaya çıkmasında, ahlak, hukuk, vicdan gibi kavramların topluma nüfuz edişinde şüphesiz edebiyatçıların, ressamların, müzisyenlerin rolü büyük olmuştur. Hele ki sanatın düzen  karşıtı, özgürlükçü anlayışına hizmet ediyorlarsa. (Bu üç.)

Şimdi görüyoruz ki, toplumumuzda 5-HTTLPR geni genelde uzun olan, anarşist sanatçılar mevcuttur ve bunların ivmesiyle medeniyet, büyük güçlerin yönetimine boyun eğmemiş, bireysel farklılıkları ve çeşitliliği korumuştur. Belki de bu 5-HTTLPR geninin işe yarar tek fonksiyonu; pekçokları mutsuzlukla kendilerini feda etse de, toplumsal ve bireysel özgürlüklerin savunulmasını sağlamaktır. 

Peki bu günlerde ne olmaktadır? Bebek mamalarında, hazır gıdalarda içeriğini bilmediğimiz kimyasallar, tarım ürünlerinde muhakkak oynanmış genler, kimyasal ilaçlamalar, içeceklerde aptallaştırıcı bileşenler bulunmaktadır. Evet, anladınız. Kanaatimce dünyanın tarım ve gıda politikalarını ellinde tutanlar genlerimizi de bozabilecek büyük bir beşeri manipulasyon gücüne sahipler. Güç ellerindeyken kullanmazlar mı sanıyorsunuz? İnsan yönetmek, insan köleleştirmek için herşeyi yapacaklarından şüpheniz olmasın. Sanıyorum henüz bu ve benzeri genlerin mutasyonuna ilişkin başarı elde edilemedi, gerçi elde edilse de bunu ortalığa açıklayacak değiller. Ama günün birinde genlerimizde istedikleri değişiklikleri yapmaya muktedir et, süt, sebze, meyve gibi temel gıda ürünlerini piyasaya dağıtacaklar biz de yiyeceğiz! Kimi genlerimizi canlarının istediği gibi değiştirecekler (belki de değiştirmekteler).  Böyle bakınca bu uzun 5-HTTLPR geni de istedikleri türden bir gene pek benzemiyor. Toplumu, umutsuzluklarını dışavurarak uyaran, insanların içinde bulundukları zavallı hayatla alay ederken farkındalık yaratan, "kafa açan" bu mutluluk yoksunları, toplumsal köleliği dayatan güçler için bir tehlikedir. O nedenle ilk olarak bu geni bozup herkesi mutlu, hallerinden mennun aptallar olarak ortaya salacaklarını zannetmekteyim. Bir kaç yıla mesela, beni hayatından çok memnun, bu para sistemine alışmış, politikacıları benimseyip sevmiş, TV bağımlısı mutlu bir tip olarak görebilirsiniz. Gencağzımı kısaltmış; farkındalık genimi, mutluluk genine dönüştürmüş olabilirler. Fakr u zaruret içinde mesut ve bitap düşmüş olabilirim.

O zaman lütfen bana bu yazıyı okutun, tabi ben önce davranıp, "aman ne negatif şeyler yazmışım ayol, haha," diyerek silmemişsem.

Bu arada yine bu gen baz alınarak milletlere göre mutluluk araştırılmış. Bulgulara göre, aşağıdaki tabloda görüleceği gibi, gelişmiş ülkelerde bireysellik ön planda iken az gelişmiş ve kalabalık ülkelerde bir "kolektif mutluluk" söz konusu. Yoksa başladılar mı bu işi yapmaya! Lan!

"Bedava dağıtıyoruz, herkes alsın!"
Boş umutlar saçıyor çakma Aralık ayı şehre yine. Güzel havalar, kimseyi ayırmadan, kayırmadan yalanlar saçıyor. Uyan. Aralık'tan sonra bahar gelmeyecek. Kara kış var kapıda. Bunlar zaten iyi günlerin, daha iyileri olmayacak. İşler boka saracak, beter olacaksın. Önlem al. Kafanı koru. Kask tak. Mask tak. Erzak topla, saklan. Kendini korumayı bil kendi türünden. İnsan sevgisinden kurtul. Kimse kimseyi gerçekten sevmez.

Sosyolog G. Homans, 'Social Exchange Theory'sinde her ilişkinin bir ödül ve bedel dengesine dayandığını söyler. Aşk, iş fark etmez. Der ki, insan önce çıkarlarını ölçer sonra ilişkiye girer. Yalan mı? Değil. "İnsanlık" sandığın bunu unutabilmektir. En çok unutanı evliya ilan edersin. gönülden sever, gönülden verir sanırsın. Oysa o sadece sormayı unutmuş ve vermeye bağımlı olmuş biçaredir. Herşeyin aslını astarını merak ettiğinde varoluşunun mal mal bakakaldığı tuhaf öğretilerden başka bir şey bulamazsın. İnsan sevgisi de bunlardan biridir. Aslında,  sevdiğini sandığı kişiyle çıkarlarını hassas kantarda bi temiz dengelemiştir insan. Sevginin arkasında kimi gerçekler hep vardır. Seks, para, sidik yarışı ya da ilham alışverişi, şefkat deneyimi, kendini yeniden yaratma. Herkes alışveriştedir. Kimse kimseyi sevmez, birbirlerinin verdiklerini verdikleri sürece severler. İnsan aslında insanın değil, deneyimlerin peşindedir.

Deneyecek bir halt kaldı mı peki? Aya gitmedik evet, gidemeyeceğiz de. Zengin olmadık, olamayacağız. İnzivaya çekilsek, mutluluğu anlatacak adam bulamayacağız.Ya da Zerdüşt gibi dağdan inip, ahmak zihinlere laf buyuracağız. Çocuk yapsak, ana babalarımızdan aldığımız kendi deneyimlerimize açlığımızı bırakıp bir de onunkilere bağlanacağız! Ben bu dördü dışında pek çok şey deneyimledim. Yani, Maldivlere gitmedim ama benzer yerlere gittim. Bungie Jumping yapmadım ama bu kafam çok hızlı düşüşler gördü. Yaşamın anlam dolu(!) detaylarını da herkes kadar yaşadım. Güneşin doğuşları ve batışları; mutluluktan ağlamayı, acıdan kıvranmayı; birine tapmayı, herşeye tapmayı, hiç birşeye tapmamayı, dans pistlerini, bilek kesiklerini; şiir dilini, küfür dilini; şefkati, şiddeti; renklerle oynamayı, karanlıkla boğuşmayı; alkışı, yuhlanmayı;  aldanmayı, aldatmayı; anlamayı, kaybolmayı; başlamayı, bitirmeyi. Ama her deneyim bitti. Her deneyime beni bağlayan umutların aslında boş olduğunu anladım; bazen deneyimin başında bazen de bitişinde.

Bir arkadaşım, Lübnan'daki yaşlı amcasının "avluda bütün gün oturup bitmesini bekliyorum" deyişini korkuyla anlatmıştı bana. Korkmuştu çünkü tokat gibi çarpmıştı gerçek: boş umutlarla savurduğu hayatında bir gün gelecek, hiçbir şeye hevesi kalmayacaktı. Birbirini dünyanın öbür ucunda bulmuş iki bıkkın insandık. Uzun uzun konuşmuştuk. Bu sahteliğin eforik egemenliğinden; neon neon patlayan yalancı umutlara bağlanıp hüsranlara gark olmaktan nasıl kaçabiliriz, anlamaya çalışmıştık. Bir sonuca varamadan yollarımızı ayırırken, gözlerimizi yumup, yalancı sırıtışlarımızı yüzümüze yapıştırarak yaşama karışmıştık.  Boşlukta kendi kendine yanan iki gariban, isteksizce ve umutsuzca etrafa saçıldık. Nietzsche kadar farkındaydık, umut gerçekten de işkenceyi uzatan en büyük kötülüktü.

Pek çok önemli zihin, yaşamı sevmeyi futursuzca salık verirken*, diğerleri de tam aksine varoluşun berbatlığını anlatmıştır**. Bazıları ise bu berbatlığı sevmeyi öğretir.  "Boşluk bakışımın biçimini alıyor" derken kozmolog Reeves, bağsız; umutsuz; şeysiz ve kimsesiz biçimde seviyordu gördüklerini. Sanma ki ben bağsız ve umutsuz sevgiyi tanımıyorum. Sevgiden ziyade kabul etmeyle gelen bir huzurdur öyle bir duygu. Maddenin ötekileştirilmesiyle gelen huzur. Öyle ki boşluğu dolduran her hacme saygı duyarsın. Öyle ki öğretmen gibi onaylarsın oluşlarını. Sanma ki bundan hoşlanmıyorum. Ama bu tam da eylemsizliğin kendisi değil mi? Yani Taocu bir Wu Wei? Eylemsizlik için bir eylem; sadece kabul etme, onaylama, bakma ve tanık olma eylemi... Sanma ki bu eylemsizlik hoş değil. Ama bil ki hevessiz, meraksız ve geçici. Her şey gibi geçici. Acıktığında kafanı kaldırıp lanet olası sirkülasyona geri döndüğün için geçici.


Tek birşey iste diyor Buddha: hiçbirşeyi istememek. İnanıyorum, Buddha bu, üç büyük dinin ilham perisi. Ama zor istememek. Her ne kadar kokuşmuş karanlığım bana destek olsa da hep susmak, kabuk bağlamak, boş umutlara kulak asmamak, boş umutlar vermemek gerekiyor. O yüzden benim de tek bir fantezim kalıyor geriye: Ani bir beyin kanamasıyla buradan gitmek. Patlasın istiyorum incecik damarları, beyin zarıma kadar saçılsın pıhtılar. Büyük bir mutlulukla istiyorum sonumu. Düğün gecesini bekleyen Rumi gibi.




*: Pek severler yaşamı; Montaigne, Richard Bach, Dale Carnegie, Erasmus, Heidegger, Yogiler, Ferrarisini satanlar, Chopra'giller, Cüceloğlu'giller.
**: Varoluşçular, bu söylemlerde fena değildir. Sartre, Camus, Nietzsche... Bazı yazarlar da öyle  Schopenhauer, Foucault, Hugo, Huxley... Sonra karanlığı fişekleyen fantazi ustaları; Poe, Kafka, Lovecraft..vb.

There is a soul in my hole. 
Photo:Hich

MANİFESTO
Varoluşuma ve devinimime psödo-bilimsel, karanlık yaklaşımlar...
(Dikkat reklam içerir)

* İnsan en az üç kişidir: duyguları, mantığı, ruhu. Bunlar ayrı telden çalma eğilimde, insan denen bozulmaya kararlı, entropik varlığı göçertme niyetindedir. Üçünün sürekli dengesi sadece "an" denen halin sürekli yakalanmasıyla mümkün olabilir, yani ya mümkün değildir ya da insan big bang'ten önceki durumunda ve yahut komada yaşarsa mümkündür. Meditasyon, evet kısa süreli çözümdür ama sen aptal insan düzeninde çalışmak, aptal hayvan düzeninde yemek ve üremek zorunda olduğundan  meditatif kafayla dolaşman ütopiktir.Yani insan zamanının büyük çoğunluğunda dengesizdir.

* İnsan, hücrelerinde bile intihar taşır; lizozomlar, kasları eritme, yaşlı dokuları yok etme görevleriyle insanı bir yandan öldürürler. Yine entropi... İnsan canlılığı, aslında, girdiler- işlemler ve çıktıların dengesini kurma savaşıdır. Bu formülü bilmek işe yaramaz, can hıraş savaş hiç bitmez, insan aslında sadece devinir! Boşa anlam aramak ruhani bir kaptırıştan öteye gidemez.


* Tohumunun kimyasal-genetik çekim olduğu söylense de "aşk" bütünde bir inançtır. Kimse aşık olduğunu "sanmazsa" aşık olmaz, ancak buna kendini inandırırsa aşık olur. Aşk, konsept olarak paganizmden uzak, üç büyük dine daha yakın, sufizme daha da yakın ama en çok da bhaktiye yakın bir inançtır. "Herşeyi sev" diyenlerin baş ritüelidir. Herşeyi seven en sonunda aşkı sever, sonra da b.ku yer. Duygularından başka hayatını sahici kılacak birşeyi kalmaz elinde. Duyguları hormonlarına bağlı olduğundan kahvaltıda yediği peynirin gramajı bile zavallının yaşam algısını değiştirebilecektir. Böylelerinin dengeli ama tek düze beslenmeleri, monoton yaşamaları ve aşırı sosyalleşmeleri (bu kontrast işi çığrından çıkarır) gerekirki yaşamları iyi gidiyor zannetsinler.

* Evlilik bir kardeşlik anlaşmasıdır. Kardeşimizle üreyemediğimiz için örgütlenirken güvenecek başka birini bulmamızla ilgilidir. Aile şu kavramlar olmadan anlaşılamaz "mülk", "kazanç", "ebeveynlik", "pedagoji", "sosyal sınırlılık", "yalan", "aşk". İnsan evlenmeden önce bu kavramlara oturup çalışmalı, entelektüel birikimin güçlendirmelidir ki çıkması hayli olası evlilik çatışmalarında kaçacak zihinsel delikler bulsun.

* İnsanlar, Huxley'in sınıflamasındaki alfa, beta, gama gibi, bilinç düzeyleri ve fiziksel güzelliklerine göre ayrılırlar. Bu ayrımın, çeşitliliğin sebebini kendi inanç sisteminizde bulabilirsiniz: Allah'ın işine karışılmaz, gamalar kötü karmalı enkarnasyonlardır ya da büyük patlamanın randomize adaleti, farketmez. Bu ayrım vardır, bazılar hem güzel, hem akıllı, hem şanslıdır. Bunu bilmek işe yaramaz, kendini işe yarar hissettirmez, kabullenmek söz konusu değildir. İnsan, hep diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünürek rahatlar; daha akıllı, daha güzel, daha farklı... Artık nereden tutturup kendini kandırabilirse...

* İnsanoğlu çeşitli olsa da mutsuzluk tektir. Alfa da gama da kendini mutsuzluktan korumak için sözümona neden-sonuç zincirleri inşa ederek kendine interaktif ilüzyonlar yaratır, oturup bunları izler, rol alır, alkış bekler. İnsanın bunun bir ilüzyon olduğunu görmesi ancak travmalar ya da uzun süren monotonluklar sonrası çöküntüler ile mümkün olur ki o zaman da hemen yenilerini inşa etmeye başlar. Yoksa insan, yordanamaz evren sisteminden atom altı parçacıklarına varan bir "saçılımın" değersiz bir alt sistemi oluşu fikrini kaldıramaz, yanar. Gurular, bu fikre varıp yananların, kendilerine "ama sen çok değerlisini" binbir şekilde söyleyip ikna etmeleri için arayıp buldukları insanlardır. Gurular, bir nevi, yangın söndürücü tinsel iluzyonları insanların yüzüne sprey gibi sıkan, kendi varlıklarını yukarıdaki üçlemeden ruha daha yakın bir konuma yerleştirmiş kişilerdir. Her halukarda dengeleri, aptal aşıklarınkinden daha garantitedir, kahvaltı yapmasalar da olur.

* İnsan mutsuzluğu evren kadar bakidir ve "mutluluk", mutsuzluğun olmadığı yere verilen addır. Seni mutluluk yalanlarıyla kandırmak isteyenler önce ruhtan bahseder, onu kutsar, ululaştırır. Ancak bu binbir türlü kutsanışının ruha tanıdığı imtiyaz, mantığın tek bir cümlesiyle yerle yeksan olabilir. Mantık/us, ruha böyle hükmederken, duygulara hükmedemez. Duygulara ruh hükmeder... Mantığa da duygular... Kuyruğunu yiyen bir yılandır işte insan. Sadece devinir, devinir, koca bir sıfır çizedurur.

*Abraham Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde  sırasıyla bir nevi fiziksel, duygusal, ussal ve ruhsal ihtiyaçları karşılmak zorunda olduğumuzu söyler. Yanılmıştır. İnsan ilüzyonlarını hafife almıştır. İnsan öyle bir varlıktır ki aşk acısı sanrısına kapıldığında mesela, yemek içmek istemez, açlık tanımaz, aşkı onun tek gerçekliğidir. Ruhani esrikliğiyle bir derviş, kırk gün yemeden, içmeden durabilir. Veya rasyonel ihtiyaçlarını, örneğin okulunu bitirmeyi, iş bulup çalışmayı es geçen bir kişi, ruhsal deneyimler peşinde koşabilmektedir.  Bu işte her zaman bir sıra olmayabilir. Üstelik istisna sayılan bu örnekler kanımca hiç de azımsanacak istatistik değerler değildir. Maslow yanılmıştır; insanı, ihtiyaçları değil ilüzyonları yönlendirir.

a sip of bourbon a bite of cherry pie a sniff of cocaine a little bit of cry  a little bit of gaze a little bit of daze a sip of tears a little bit of fear a puff of dope a bunch of thoughts a little bit  hope a little bit doubt a look at the mirror a trick of a winner a torn on the face a little bit sour a little bit fake a sip of bourbon a bite of garbage a hole in the soul the hole causes damage a little bit of dance a little bit of high it's a kinda music but it's kinda gross
h. 

 
Pic: Chema Madoz
See the gallery here

Hayatım canlı, ben cansızım.
Sakinim mi demeliydim.
Değişiyorum.
Sessizce kabuk değiştiriyorum. Kimse farketmiyor.
Hücrelerim yenilendikçe, yüzüme, ellerime sinen koku zerreleri,
tecrübelerim toz olup havaya karışıyor.
Saçlarımı yıkadıkça, tırnaklarımı kestikçe unutuyorum.
Atığa dönüşen tuhaf bir hikayeyim.
Sonu belirsiz bir filmin son bölümüyüm.
Kültüm artık, sıradan bir hayatın elbiseleri içinde.
Kimsenin anlamasının gerekmediği, öylesine birşeyim.
Hiçim yine.
Mutsuz değilim, mutlu da.
Kadın değilim, erkek de.
Ne yinim ne yang.
Sıfırım.
Bütün tuhaflığımla....



















Pic: Nemo et Nihil

Bu hikayedeki bütün karakterler ve olaylar kurgudur. Çok önceden yazılmış bir gençlik bunalımıdır.

İlk satırlar şöyle:
"ağlaya ağlaya ölmek istedim. ağlamak insanı öldürebilse keşke. gücümün tek yettiği, ağlamak, düşünmek, üzülmek tekrar ağlamak."
Sevgilisinin hayatında başka biri var. Bunu anlayınca böyle kendinden vazgeçmiş kitabın kahramanı. Devam ediyor:
"...şimdi onun beli ince mi, kolları sıcak mı, sevişirken iyi mi, benim kadar özverili mi, akıllı mı, eğitimli mi bilmiyorum. tek bildiğim onu da sevdiğin. artık sana baktığımda yalnız seni değil onu da düşünüyor, onu da duyumsuyorum. şimdi sen iki kişilik bir varoluşsun gözümde, o yüzden büyüyüp şiştin, ve kalbim bu halinle seni sevmeye yetişmiyor. o yüzden kah senden iğreniyorum kah tapıyorum."
Ve;
"... Kırklı yaşlarındaki kadınlar orta yaş bunalımıyla kendilerini aldatan kocaları için, evliyiz, evine döner nasılsa deyip, bağırlarına taş basarak oturur beklerler. ben bu yaşımda bunu yaşıyorum. evli değiliz, belli ki olmayacağız da, ve belki de  sandığımdan daha önemsizim hayatında; ayrılacağız. ama seni bırakamıyorum. şimdi "başka kadın" düşüncesinin zehriyle oradan buradan fırlayan yılansı kuruntularımı susturmam ve kendimi avutmam gerekiyor. şimdi bütün düşüncelerimi, değerlerimi, bakış açımı ve duygularımı tekrar tekrar yenmem, her seferinde boğazımı, gözlerimi kanatarak kendimi yutmam gerekiyor. rehabilite eden onlarca tekniğin ve tam randıman kullandığımın mantığımın desteğiyle inşa ettiğim taze bakış açılarım, sana yaklaşımlarım tek bir zehirli düşünceyle altlarında dinamit patlamış gibi yıkılıyor. mesela "ertesi gün evinde gördüğüm o balon kadehlerle şarap içerken onun da gözlerinin içine baktın mı?" ya da  "kirli çamaşırlarının arasında bulduğum o kadın çorabı kaç gündür oradaydı,çorabın sahibi ne kadar süreyle çıplak kaldı?" ve yahut "kanepede bulduğum saçlar tabi ki bana ait değildi, neden hemen geçiştirdim ki"gibi düşünceler bunlar. zehirleri midemde toplanıyor. yemek yiyemiyorum. açlıktan halsiz düştükçe özgüvenim de düşüyor. ben artık aç, çaresiz ve öfkeli bir fırtınayım."
Ve;
"...sokakta gördüğüm her güzel kızın O olabileceğini düşünüyorum. her neşeli kadın kahkası yüreğimi yakıyor. ya O da böyle gülüp aklını başından alıyorsa! bensiz yaşadığın güzellikleri çağrıştırdıklarından bakmaktan keyif aldığım her güzel nesne, manzara ya da kadın, düşmanım oldular. sana söylediğim  her aşk sözcüğünden tiksiniyorum, O'nun da sana söylemiş olma ihtimali var. mesela ayaklarına methiyeler düzmüş, dudaklarını övmüş, boynundaki bene ilan-ı aşk etmiş olabilir. senin söylediğin her aşk sözcüğünden de tiksiniyorum. O'na da söylemişsindir diye... bulantım öyle büyüdü ki; dokunduğum herşeyi, daktilomu, ekmeği, saçlarımı, ellerini yutarak ilerleyen bir hortum oldu; yıkıcı, öfkeli ama ortasında çöl kadar sessiz..."

"...beni sana çeken mıknatısın gücünü sonlandırmaya muktedir değilim galiba ama neyse ki kendimi sonladırmaya kudretim her zaman olacak.hayatım ve kafam bu kadar karışmışken, bir köşede ağlamaktan başka yapacak daha iyi şeylerin olduğu gibi pis bir umuda kapılmam ne kötü; işleri sadece daha da karıştırıyor. oysa saltık bir umutsuzluğa erinceye kadar şu acıyı çekip bitirsem, yani bir nevi kendimi sonlandırsam; ölsem, belki yeniden dirilirim. O zaman ayağa kalkar, bir daha da fani aşk gibi aptalca bir işe kalkışmadan, yaşamı ağzının kenarındaki çikolatalı dondurmanın izlerine aldırmadan koşup oynayan bir çocuğun anlayışıyla yaşayacak dermanı bulabilirim. bu da pis bir umut tabi, ama en azından içinde ölüm var."

"halen, şu yarı umutlu yarı umutsuz halimle, kendime işkencelerin en büyüğünü yapıyor, bütün dikenlerine rağmen seni içimde taşıyorum. iç organlarım kanıyor ve iç dünyam." 

Bunları okuyunca ürperdim. Kadın duygularını süzüp sözcüklere çevirmiş. Keşke ben de yapabilseydim. Benim dilim bir kütük kadar kalın ve kıymıklıdır, iki lafı bir araya getiremem. Getirebilsem Koray'a bütün şüphelerimi onu tiksindirmeden sorabilir, meraktan kuruyan yüreğime su serperdim. Ama yapamıyorum. Ben bir kaybedenim, o nu da kaybedeceğim.

Gözlerim yoruldu, Anna'nın hikayesine daha sonra devam etmek üzere kitabı kapatıp uyudum.

Ertesi sabah kararlılıkla giyinip kuşandım, okula gittim. Dersleri dinlemek için olağanüstü bir gayret gösterdim. Ders aralarında yaşamaktan zevk alan varlıkların gülüşmelerine katılmaya çalıştım. Kendimi kutluyorum, oldukça iradeli davrandım. Ama becerikli değildim. Hiç becerikli olmadım. Hiç resim çizemem, ensturman çalamam, beden eğitimi derslerinde kimse beni takımına seçmek istemez. Tek iyi olduğum konu yaşamdan itinayla nefret etmek sanırım. Nefes almaktan mesela, kimse benim gibi nefret edemez.

Eve dönüp odama kapandım. İnternette Koray hakkında delil toplamaya çalıştım. Facebook sayfasında dolandım. Arkadaşlarını gizlemiş, kimseyi göremedim. yakın arkadaşlarının arkadaş listelerinden olası kızlara baktım. Ne güzel kızlar var! Ne havalı ne hoşlar. Hepsi olabilir. Anna'nın dediği gibi, gördüğüm her güzel kız yüreğimi yaktı. İğrenip kapattım bilgisayarı. Biraz tatlı yemeliyim.

Gece geç saatte Koray'ı aradım. Açmadı. Yarım saat sonra tekrar aradım, açmadı. Kesin evinde bir kız var işte, başka delil aramaya gerek var mı? Karnımdan boynuma oradan gözlerime yükselen bir sızı sonunda beni ağlattı. Öylece uyumuşum.

Sabah şişmiş gözler, patlamış bir burun ve dağınık saçlarla aynaya bakınca okula gitmemem gerektiğini anladım. Bu halde ortalıkta dolaşırsam, hele ki onunla karşılaşırsam nasıl davranacağımı bilemem, muhtemelen saçmalarım.

Kahvaltı niyetine bir dilim kızarmış ekmeği kemirip en büyük kupamla koyu bir kahve içtim. Kitaba dönmek istiyordum; şu anda bana en yakın insan Anna'ydı.

Sayfalar beni hemen içine aldı. Anna, sevgilisi Dan'in iş yerindeki bir sekreter kızla okul arkadaşı olduğundan sekretere utana sıkıla Dan'in son zamanlarda kimlerle görüştüğünü, sıradışı birşeyler olup olmadığını soruyor. Kız da Anna'ya uzun boylu bir kadının  ofise iki kez ziyarete geldiğini söylüyor. Anna kıza bütün detayları anlattırıyor ve Dan'i takip etmesi gerektiğini düşünerek oradan ayrılıyor.

"Uzun boylu olması beni sevindirdi. Çünkü kısa boylu kadınlar daha oynaktır. Sevimli ve sıcaktırlar. Kalbini daha kolay ısıtır, seni kendilerine daha kısa sürede bağlarlar. Bu durumda daha oynak, sevimli ve sıcak olan ben oluyorum. Bu iyi haber.İnce bir kadın olması da iyi; şöyle iri göğüslü, yuvarlak popolu bir kadın olsa başedemezdim. Bilirsin tahta göğüslüyümdür. Sanırım hep aynı tür kadınlardan hoşlanıyorsun. Ne sıkıcı..."

Keşke ben de bilsem rakibim kısa mı uzun mu. Benden güzel olduğu kesin. Bak hala geri aramadı. Anna, yardım et.

"Benimle sevişirken bakabileceğim en derin noktasına bakıyorum gözünün. Kaçırmıyorsun. Anlamıyorum. Ona da böyle bakabiliyor musun?"

Burada durdum. Koray'a duyduğum özlem ateş gibi sıçradı tepeme. Hemen aradım. Uzun uzun çaldı. Sonunda cevap geldi:
-Aloo
-Merhaba tatlım, nasılsın?
-İyiyim tatlım. dün aramışsın, uyuyordum.
(gece 11:30'da mı?)
- Hm, tamam tatlım. Özledim görüşelim mi bugün?
-Benim biraz işlerim var ama akşam 8 civarı boş olurum. Uygun mu?
(evet!!!)
- Uygun. O zaman bekliyorum 8'de. Bay bay.

Ne olursa olsun, o benim sevgilim, ona aşığım ben. Ne isterse yaparım. Yeterki benim olsun. Böyle düşündükten sonra ağladım. Kalkıp duş aldım. Giyeceklerime karar verdim -yaklaşık 1 saat boyunca. Sonra da internette dedektifliğe koyuldum. Korayın yakın arkadaşlarının arkadaş listelerindeki taramamı sürdürdüm. Görebildiğim kadarıyla bütün ihtimal taşıyan kızların profillerini inceledim, arkadaş listesi görünenlerde Koray'ı arattım. Evli olmayan, yanında bir erkek ile profil resmi olmayan, Şanlıurfa'da ya da Duisburg'ta falan oturmayan kızlardı bunlar.Birkaçı Koray'la da arkadaştı onları not aldım. Sonra  da bu yakın arkadaşların fotoğraflarını inceledim. Birinin geçen sene yazın Bodrum'da çekilmiş bir fotoğrafında Koray'ın yanısıra Hande diye bir kızda etiketlenmişti. Kanım dondu. Bu kızın profiline bakmış ve Koray'ın adını bulmuştum. Hemen sahte bir hesap açıp kızla arkadaş olmaya giriştim.

Sahte hesap açmak oldukça zor bir işmiş. Herkes seni kabul etmiyor, üstelik Facebook belli bir sayıda arkadaş davetine izin veriyor. Bir de baktım saat 7 olmuş. Hemen giyinip süslendim.

O gece birlikte yemek yerken Koray için, tıpkı Anna gibi, hem nefret hem aşk duyuyordum. Canım sevgilimin yüzünü öperken bir anda Hande'nin profilinde gördüğüm resmi gözümün ününe geliyor, Koray'ı itmek sonra da ağlamak istiyordum. Sevişip, uyuduk. Sabah erkenden gitti. Evde yalnızdım.

Hemen bilgisayarına dadandım. Ama açamadım, şifreliydi. Hüsranla ortalığı kolaçan ettim. Bir toka, bir krem, bir çorap aradım. Bulamadım. Bir yandan geri gelmesinden duyduğum korku bir yandan da karşılaşabileceğim delillerin heyecanıyla titreyerek çekmecelerine baktım. Hiç birşey yoktu. Evden çıktım.

Okula gitmedim. Eve bilgisayarımın başına koştum. Sahte Facebook hesabıma onlarca arkadaş ekledim. Sanırım artık hazırdım. Hande'ye arkadaşlık teklifi yolladım. Beklemeye başladım. On dakikada bir, sayfayı yenileyerek bekledim, bekledim. Yemek yedim, duş aldım, bekledim. Saatler geçti, cevap gelmedi. Belki de hiç gelmeyecekti. Yakın arkadaşım Selin aradı. Durumu anlattım. "Ben de bir sahte hesap var" dedi. Ah şu kadınlar; aşk sahnelerinde zevkler bir, acılar bir, tecrübeler bir, aktörler farklı. Hemen Selin'in hesabından da bir teklif yolladım Hande'ye. Selin'in hesabı erkekmiş hem de üç ortak arkadaşları var; bir şehir haberleri organizasyonu, bir barmen, bir de evli bir kız. Yarım saat içinde kabul geldi. Bütün organlarım taş kesildi. Yutkunamadım.

Hande'nin profilinden çok da akıllı bir kız olmadığı, basit bir üniversiteyi paralı bitirdiği, zengin ama taşralı bir ailenin  kızı olduğu anlaşılıyordu. Fotoğraflarından uzun ve ince bir vücut ile ortalama basit, hatta biraz da çirkince bir yüz seçiliyordu. Kafam bir böğürtlen çalısı kadar karıştı. Nasıl oluyordu da Koray bu benden az, benden eksik kızla beni aldatabiliyordu? Ne zamandan beri bu böyleydi?

Kafamı toplamaya çalıştım. Herşey bir arkadaşımın Koray'ı bir kızla elele Tunalı Hilmi de yürürken gördüğünü söylemesiyle, yani yaklaşık 6 hafta önce başlamıştı. Şimdi, bir, kesin biliyorduk ki Koray beni aldatıyordu, iki, o kız yüksek ihtimalle Hande idi. Nitekim sayfasında  Koray'dan kendisine bırakılmış bir duvar iletisi de vardı: "İyi ki doğdun bebeğim" Bebeğim mi? Bebeğim ha?

İğrendim, iğrendim ve kustum. Bağırdım, ağladım, uyukladım, ağladım. Anna, ne yapacaksan yap, bana yol göster! 

Okumak çok zor gelse de Anna'ya döndüm. Onun için işler çözülmeye başlamıştı. Dan'i işten sonra takip etmiş, Ritz Hotel'in lobisinde uzun kadınla kahve içerken görmüş, dünyası kararıp eve dönmüştü.
"Ritz'in bir odasına çıkacak mısınız diye bekleyemezdim sevgilim. sonrasında kendimi tutamayıp kapınızın önünde zevk iniltilerinizi dinlemekten korktum."

Ah, Anna. Ben de takip etmeliyim sanırım. Ama arabam yok.

"Artık kendimi iyi hissediyorum. Kadın beş para etmez, sense kuruş etmezsin. Bence birbirinize çok uygunsunuz. Zavallı uzun kadın bana sarfettiğin aşk sözcüklerini, verdiğin sözleri duymak istermi acaba? Bir kadın olarak görevim hemcinsimi korumak olmalı. Yeter bu erkek milletinden çektiğimiz."
Anna böyle düşünüp, Uzun bacaklı kadının izini sürmeye başladı. Onu buldu ve tanıştı. Ama hiçbirşey söylemedi. Hiç birşey. Ben onun yerinde olsam kızı yerlerde sürüklerdim. Ama belki de haklıdır. Dur bakalım ben şu Hande'ye bir mesaj atayım: "Selam, fotoğrafında gördüğüm şu harika köpekten istiyorum. Var mı alabileceğim tanıdık?". Gönderdim. Ertesi gün cevap geldi. ":) eğer ciddiysen bakarız. Ankara'da mısın?"
"Evet, yeni taşındım İstanbuldan, biraz yabancısıyım. Köpeği gerçekten isterim. MSN var mı?"

MSN üzerinden sohbet etmeye başladık Hande'yle. Hakkkında Google'dan ve diğer paylaşım sitelerinden bulduğum bütün bilgileri koz olarak kullandım: "bayılırım Amsterdam'a, her sene gider 1 hafta kalırım" "sence de nükleer santral korkunç değil mi?" Bu böyle 2 hafta sürdü. Bu arada ben Koray'la beraber oluyor, hiç birşey yokmuş gibi davranıyor hatta olağan halimden çok daha sevimli, anlayışlı ve tatlı sözlü bir halde sunuyordum kendimi ona. Halinden memnundu, beni daha sık arıyordu.

2 haftanın sonunda benden iyiden iyiye hoşlanmaya başlayan Hande neden bir fotoğrafımın olmadığını sormayı akıl etti. Önce gizem iyidir gibi birşeyler zırvaladım. Ama kafamda kurmaya başladığım planımı gerçekleştirmek için bu konuya bir çözüm getirmem gerektiğini anladım. Çocukluk arkadaşım, bir dediğimi iki etmeyen, bana hep abilik taslasa da aramızdan su sızmayan arkadaşım Kemal geldi aklıma. Hemen yakışıklı bir fotoğrafını Hande'ye yolladım. Hande iltifatlar yağdırdı. Bilmukabele ben de.

Bu arada okula gitmiyor, evde ya MSN'de Hande'yle konuşuyor ya Anna'yı dikkatle izliyor ya da Koray'la buluşuyordum. Biz ve Anna bir kişi, Koray ve Hande diğer kişi gibiydi. Anna ağlamayı bırakmıştı. İntikam planları kuruyordu, tabi ben de.

"Uzun, bugün beni aradı. Birlikte kahve içmek istediğini canının sıkkın olduğunu söyledi. Hemen buluştuk. Ona Ritz'e gitmeyi önerdim, tabi ki reddetti. Basit bir kafede kahvelerimizi içerken bana hayatında bir buçuk senedir birinin olduğunu, ancak onunla işlerin düşündüğü gitmediğini, sevgilisinin evlenmeye yanaşmadığını anlattı. Dan, sevgilim, biliyorum benimle evleneceksin."

Burada Anna'ya öfkelendim. Dan'e hala bu kadar umutla bakabilmesi beni çileden çıkardı. Ama okumayı sürdürünce anladım ki Anna artık yalnızca bir kalp ve bir beyinden ibaret varoluşunda, yorulan beyni her duygusunu sağlıklı biçimde rafine edemediğinden böyle boşlukları vardı. Ama benim olmayacaktı.

"Uzun'a üzülmekte haklı olduğunu, bu işlerin ciddiye alınması gerektiğini, evlilik için ısrar etmesini öğütledim. Dinledi, süslü laflarımdan etkilendi. Ayrıldık."

Anna hikayesinde birkaç hafta yalnız kalıyor. Dan sözde iş seyahatlerine çıkıyor ve geri döndüğünde hediyler, öpücekler, tatlı sözlerle Anna'yı kucaklıyordu. Aşklarının tekrar canlandığını hisseden Anna, aynı benim yaptığım gibi, yumuşak huylu, tatlı, cazibeli bir kadını oynuyordu.

Nihayet bugün Koray ile ben de hiç olmadığımız kadar iyiydik. Başını dizlerime yatırıp dakikalarca bacaklarımı okşadı. Gülüştük, konuştuk, film izleyip yattık. Ama siz benim, intikamın soğuk elleri beni her gece yatağımda okşarken Koray'a, gösterdiğimin yarısı kadar bile aşık olmadığımı tahmin edersiniz. İntikam planımı bu haftasonu gerçekleştireceğimi düşünürek sabahı zor ettim.

Eve geldiğimde kahvemi yanıma koyup işe koyuldum. Zavallı Hande yine çevrimiçiydi. Hemen selam verdim:
-Merhaba bebeğim
-Selaam
-Bugün nasıl bakalım prensesim?
-iyiyim, çok sıkılıyorum
(ve saire)
- Haftasonu işin var mı?
- Bilmem
- Cumartesi günü benimle buluşup birşeyler içmek ister misin prenses?
- :) bilmem, olabilir.
(Olabilir demek, sanki bu anı iple çekmedin kaltak!)
-Tamam o zaman 9 gibi Pano'da buluşalım mı?
- Ok, buluşalım.
-Şimdi çıkıyorum bebeğim, seni görmek, tanımak için deli gibi sabırsızım:)
- hihi, ben de öyle. Bay bay.

Nihayet bu dandik MSN yazışmalarımızın bir sonu geldiği için mutluyum. Hemen Kemal'i aradım.
-Kemal, merhaba, senden birşey isteyeceğim.
-Hayırdır kanka, ne oldu?
- Birşey sorma Kemal, hepsini daha sonra anlatacağım. Ama şimdi sana bir kızla sahte bir kimlikle yaptığım sohbet günlüklerini yolluyorum. Onları oku, bu kız hakkında bilgin olsun. Onunla Cumartesi, yani yarın saat 9'da Pano'da buluşup bu sahte kimlik senmişsin gibi davranacaksın. Sana sormadan adını verdim, resmini yolladım. Biliyorum kızacaksın bana ama, hikayeyi anlatınca bana hak vereceğinden eminim.
-Kanka ne diyorsun sen?

Kemal, konuyu iyice anlayana kadar onlarca soru sordu, biraz mızırdandı ama sonunda kabul etti. Hem belki bu işten o da nasiplenir, eve atacağı bir kız böylece ayağına gelmiş olurdu.

Bu işi hallettikten sonra rahatça ayaklarımı uzatıp Anna'yı okudum.

"...Uzun'la sık sık görüşüyoruz sevgilim. Yatağınıza kadar girdim bilesin. Hani sen hoşlanmazdın oral seksten? Demek benim ağzımmış problem olan. Neyse sevgilim, öğreniyorum ki Uzun seni, sen Uzun'u çok bunaltıyorsunuz. Sen koynumda rahatlıyorsun ama onun kimsesi yok. Bak anne babasını da geçen yıl bir kazada kaybetmiş. Ne zalimsin sevgilim, sen yok musun!.."

"... Uzun bugün bana her zamankinden farklı göründü. Yüzünde tanımsız bir karanlık vardı, ellerinden damarları fırlamış, sanki gövdesi küçülmüştü. Kafası karışık, algısı bulanıktı. Depresyonun dibine vurduğunu anladım. Artık benimle dertleşmek de ona fayda vermiyor, çaresizlikten kıvranıyor zavallı. Bana bulaşırsanız böyle olur sevgilim, bana bulaşırsanız olacak bu."

Anna güncesine beni şaşırtan öfke dolu sözlerle devam ediyor. Bu kadının ne istediğini anlayamıyorum bir türlü. Kah Uzun'a yakınlık duyuyor kah Dan'e. Karanlık ve delice sözler ediyor:

"varoluşun amaçsızlığı bir karadelik gibi beni yutuyor. Neden yaşıyorum ki ben? Bunca çabam kim için? Senin için mi Dan? Beni üç kuruşluk kadınlarla aldatan, kendinden bi haber, karaktersiz bir kımıl zararlısın sen."

Kitabın son sayfasına geldim, bir kahve daha alıp, göreceğim sondan endişe ederek okumaya koyuluyorum:

"Beklediğim oldu sevgilim. Aylardır çektiğim ızdırap sona erdi ve bugün beklediğim oldu. Uzun artık yok. Bir daha hayatına giremeyecek. Artık benimsin. Uzun gitmiş. Evinin penceresinden sonsuzluğa atlamış. Bugün evini aradığımda yardımcısı olan kadın söyledi. Cesedini dün akşamüzeri bulmuşlar. Artık benim misin Dan? Benim misin?"

Anna'nın bu çıldırmış sonunu okuyunca kalakaldım. Ben de böyle çıldırıyor muyum? Hayır, benim planım daha basit. Göreceksiniz, ben aklı salim birisiyim.

Cumartesi günü bütün günü evde dizdize geçirdikten sonra, akşam sekiz buçukta, Koray'a evde bunaldığımı, biraz çıkmak, şarap içmek istediğimi söyledim. Artık bir dediğimi iki etmeyen sevgilim, beni hemen istediğim yere götürecekti. Giyindik kuşandık, elele Pano'ya girdik. Saat on civarıydı. Gözlerimle tarayıp Hande ve Kemal'in masasını tespit ettim. Kemal dersine çalışmış görünüyordu; muhabbet koyuydu. Hatta yanyana duran gövdeleri oldukça flörtöz sinyaller veriyordu. Suratımda koca bir gülümsemeyle Koray'a iyice sokuldum ve "A, sevgilim bak Kemal, hadi gidip bir selam verelim." Masalarına yaklaşırken Hande Koray'ı gördü. Yüz hatlarından paniğe kapıldığını anlamak güç değildi. Koray'a göz ucuyla baktım; alnı kırışmış, yüzü öfkeyle kararmıştı. Yanlarına varınca, "Kemal, canım kankam, ne zamandır görüşmüyorduk. Kim bu güzel? Sen hiç boş durmaz mısın" dedim. Sonra da Hande'ye uzanıp ekledim: "Merhaba ben Anna, bu da sevgilim Koray".


 

Blogger Template | Created by Adam Every