Birinin karşısına dikilip “neden tabla gibi sesler çıkarmıyorsun?” diye sormak istiyorum. “Neden sesinin yağlanmamış kapı kadar tahammülü zor..?” “Sığ gerçeklerini dayatmasana ense köküme!” Sonra da yüzüne bakıp ona gerçek ile somut arasındaki ilişkiyi uzun uzun anlatmak gerek tabi: “somut senin sandığın kadar güvenilir ve inanılası değildir, gerçek ise somut olmadan varlığını yansıtamaz… Dön arkanı şimdi ve somutlarını soyutla ve inanılabilirlik katsayılarını hesapla, ardından da katsayıları sıfır yap, sonuçları içine çek nefes senkronizasyonunda ve burnundan ver nefesleri ki birden bire harcamayasın…Şimdi sesine ton ver ve tüm gerçekleri mırıldan…. Ve şimdi hiç bana dönmeden yürü git, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”


Neden kendilerini unutur da gelip benden uyum ve onay beklerler ki .. Birinin karşısına da dikilip “neden bu kadar kırılmış içindeki ayna?” diye sormak istiyorum? “Neden her bir ayna kırığına inanıp yüzlerce insan olduğunu düşünüyorsun? Sonra da ona bir boy aynası verip kendiyle karşılaştırmak gerek: “ al bunu, eve götür, gece yatmadan önce evire çevire oyna, ağlamaktan gözlerin sümükleşene kadar oyna, her gece oyna, iyileş, sağal… Şimdi git, bir daha da görüşmeyelim, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”


Birine de şunu sormak istiyorum, kim gelirse önüme ona; “tuhaflıkla çılgınlık aynı şey midir? Ya zayıflıkla kararsızlık? Peki ya, romandaki gibi, insan kokusu değmemiş bir mağaraya kapatsam şu kendimi, kendi kokuma sahip çıkmayı öğrenir miyim?” Sonra bir anda O anlatmaya başlıyor: “ Sesin rüzgarın ki kadar uzun çıkabilir mi? Bu sesi çıkarmak için yeterince nefes alabilir misin? Ya bu nefesi almaya yetecek ciğerin var mı? Ciğerinin yerini bana gösterebilir misin? Şimdi de burnunu göster.. Aferim.. Hadi şimdi de saçlarını tarayalım… Gel şöyle bir sarılayım sana… Tamam mı? Buldun mu yanıtlarını? Şimdi rüzgar kadar uzun bağırabilir misin?”


“Buldum…” dedim, "yüzümün yumuşaklığını fark ettim dokununca"… Tekrar uzandım tarağa, tekrar başladım taramaya, sonra tekrar kollarımı göğsüme dolayıp sarıldım kendime… Ve ezberledim; “tek yanıt şefkat, tek yanıt şefkat, tek yanıt…” sonra bana döndü Ayna ve şöyle dedi “şimdi git, uzun bir süre bana bakma, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum..”


Güldüm, “hahaha!”... Bitmeyen ironi senfonisinin elleri buz gibi ama pırlanta gibi kalbi var… Aşağılık sol lobum ezik sağ lobuma 1 fark attı bu gece” uykuya daldığımda rüya kahramanları fareler gibi kaçıştılar yüzümdeki ukala sırıtıştan....

2 Comments:

  1. Muge Kucukcan said...
    super yazı ...ucmus hayal gucun ıcındekı sen ve parmakların uclemesı dıyorum ben.. helal..
    Hich said...
    :) oleyy... beğenmene sevindim tavşancık :*

Post a Comment




 

Blogger Template | Created by Adam Every