as above so below

Pagan tapınağının bahçesine gıcırdayan kapıyı iterek girdim. Niyetim toprağa ve ağaca yakın bir kuytu bulup uyumaktı. Kökleriyle toprağın sırlarını ve sihrini emen bir ağaç beni beslerdi, belki karnında uyuyabileceğim bir çam...

Baharın absürd kokuları insanları delirtmeye yeni başlamıştı. Bakışlarındaki paranoyadan bihaber kendi hallerinde sokakları arşınlıyor, birbirleriyle konuşmak için tüm güçlerini harcıyorlardı. Yakında, güçleri tamamen tükenince deliliğe teslim olacak; aşık olup kendilerini hepten unutacaklardı. Ben de biraz yalnız kalabilecektim. Zaten o da gitmişti; uyumak için daha iyi bir zaman olamazdı.

Eski duvarın köşesinde bir ağaç vardı, meşe ağacı. Göklere tırmanmaya çalışan ruhu, taze yapraklarına zorla rüzgar şarkıları söyletiyor, bütün yaz konuşacakları o kadim dili öğretmeye çalışıyordu. Nemli toprakla memnuniyetle buluşan geniş gövdesi kendisine sokulmam için ısrar etti. Kırmadım; ceketimi çıkarıp toprağa serdim ve sırtımı yeni uyku arkadaşıma yaslayıp gözlerimi kapattım.


İşte başlıyoruz. ıııh... böcek mi o? değil heralde. ıh. çantamı yastık yapsam mı. neyse şimdi çok ıh.. hıhhhh. / deniz ne güzel. o kadın kim? anne? anne dikkat ett!! noldu? dalga, çok büyük bir dalgaydı. herşey ıslandı. güneş gözlüğüm.../ hhhh. hep deniz mi göreceğim ben böyle rüyamda. amma yaratıcıymışım!.. ıııh.. o gitti. olsun... cüce* gelip uykumu çalar mı? /.../ ıhh, sırtım. o gitti. içinden müzik yükselir onun; adımları adsız bir dansa ait, sesi tonlarca ağır. sırtım.

Yüzüme çarpan bir sinek yüzünden uyandım. Bacaklarım karıncalanmış, giysilerim örümceklenmiş, hava kararmıştı. Sırt çantamdan bir elma çıkarıp yedim; yeşildi, ekşiydi. O gitmişti. Benim de gitmem gerekiyordu. Herkesin hep gitmesi gerekiyordu. Hiçbirimizin şu ağaç kadar toprağı yoktu duracak. Duramazdık. Durmak ölüm müydü? Bilmem, ama yer değiştirmeliydik, her seferinde başka bir sebepten, kaçar gibi. Ama kimden?

İşte şimdi ben de gidiyordum; gitmek pek de marifet değildi.. Şefkatle gülümsedim kendime. Bacaklarımı zorlayıp kalktım. Elbet uyuyacak başka bir delik bulurdum.

Yağmur başlamış, meşe susmuştu; senfoniyi dinleyecekti.
Bense türümü göçebelikle lanetleyen tanrıya küfrü basıp yürüdüm, adımlarımda bir tefin ilk kez duyuduğum ritmiyle...


*masalda prensesin uykusunu mavi bir şişeye doldurup çalan, yakışıklı kemancının şişeyi elinden geri aldığı cüce.

4 Comments:

  1. taar said...
    bu pasaj kimden? çok merak ediyorum bu kelimelerin sahibini, hemde çok fazla..
    Hich said...
    benden bizzat...
    taar said...
    demek sen bizzat, rüzgarsız kapalı bir havada pagan tapınağının bahçesine girdin ve uyudun. yüzüne küçük bir sinek çarptı, gözlerin açıldı ve giyisilerin örümcek ağıyla sarmaş dolaş olmuştu. açıkcası çantandan yeşil elmayı çıkarıp yemen de, tapınak bahçesine girmen gibi esrik.. tef, göçebe ve susan meşe.. ah hich, sen benle evlensene:):)
    Hich said...
    :):):) haha.. Taar, sabah sabah güldürdün... pek şekersin...

Post a Comment




 

Blogger Template | Created by Adam Every